AŞURE KAZANINDA PİŞEN KARDEŞLİK
Bazı zamanlar vardır ki takvim yapraklarından taşar, insanın ruhuna dokunur. Muharrem ayı da böyledir. Hicrî yılın ilk ayı olmasının ötesinde, asırların duasını, gözyaşını, sabrını ve şükrünü taşıyan mübarek bir zaman dilimidir. Bu ay geldiğinde Müslüman coğrafyaların mutfaklarında kaynayan aşure kazanları, yalnızca bir tatlının değil, köklü bir medeniyet hafızasının da yeniden canlandığını haber verir.
Aşureyi doğru anlamak için öncelikle onun dinimizdeki yerini doğru tespit etmek gerekir. Aşure yapmak ve dağıtmak İslam'da farz ya da vacip bir ibadet değildir. Doğrudan sünnet olarak nitelendirilen bir uygulama olduğunu söylemek de isabetli olmaz. Bununla birlikte Muharrem ayı ve özellikle Aşure Günü, İslam geleneğinde müstesna bir yere sahiptir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Muharrem ayının onuncu gününde oruç tutmuş ve ümmetine de bu orucu tavsiye etmiştir. Aşure geleneği ise Müslüman toplumların asırlar boyunca bu mübarek günün hatırasını yaşatmak, bereketi paylaşmak ve kardeşlik bağlarını güçlendirmek amacıyla yaşattığı güzel bir kültür mirasıdır. Bu yönüyle aşure, dinî bir zorunluluktan ziyade, zamanın nehirlerinde yüzyıllardır akıp gelen; her Muharrem'de gönüllerimize uğrayarak paylaşmanın bereketini, dayanışmanın kıymetini ve şükrün inceliğini hatırlatan kadim bir medeniyet çağrısıdır.
Aşure, bir bakıma insanlığın hikâyesidir.
Rivayetlere göre tufanın ardından Hz. Nuh'un gemisinde kalan son erzakların bir araya getirilmesiyle hazırlanan bu bereket yemeği, yokluk içinde paylaşmanın, zorluk içinde umudu diri tutmanın sembolü olmuştur. Belki de bu yüzden aşurenin tadında yalnızca şekerin değil, sabrın, tevekkülün ve şükrün de lezzeti vardır.
Bir aşure kazanına dikkatle bakıldığında hayatın kendisi görülür. Buğdayın vakarı, fasulyenin sadeliği, üzümün zarafeti, cevizin diriliği ve narın bereketi aynı kazanda buluşur. Hiçbiri diğerine benzemez; fakat birlikte anlam kazanırlar. Tıpkı bir toplumun fertleri gibi...
İnsanlar da farklı diller, renkler, kültürler ve hayat hikâyeleriyle aynı dünyanın misafiridir. Müslüman toplumun güzelliği de burada saklıdır. Birbirine benzemeden bir arada yaşayabilmekte, farklılıkları ayrılık sebebi değil rahmet vesilesi olarak görebilmektedir. Aşure, her kaşığında bize bu hikmeti fısıldar.
Bugün dünyanın dört bir yanında insanlar yalnızlıkla, kırgınlıklarla ve giderek yükselen görünmez duvarlarla mücadele ediyor. Aynı apartmanda yaşayanların birbirini tanımadığı, aynı sokaktan geçenlerin birbirine selam vermeyi unuttuğu zamanlardan geçiyoruz. İşte böyle bir çağda aşure geleneği, unutmaya yüz tuttuğumuz kadim bir çağrıyı yeniden hatırlatıyor: Paylaşmak.
Kapı komşusuna uzatılan bir tabak aşure, aslında ikram edilen bir tatlı değildir; bir gönül köprüsüdür. İçinde muhabbet vardır, vefa vardır, hatırlanmak vardır. Belki de en önemlisi, “Sen de bu mahallenin, bu şehrin, bu kardeşliğin bir parçasısın.” diyen sessiz bir mesaj vardır.
Muharrem ayı bize sadece geçmişi anlatmaz; geleceği de öğretir. Çünkü toplumlar ortak sofralarını kaybettiklerinde ortak duygularını da kaybetmeye başlarlar. Oysa aynı kazanın etrafında toplanabilen insanlar, aynı ideal etrafında da kenetlenebilirler. Aşure bu yönüyle bir tatlıdan çok daha fazlasıdır; birlikteliğin, dayanışmanın ve müşterek hafızanın sembolüdür.
Belki de bu yüzden her Muharrem ayında yükselen aşure kokusu, çocukluğumuzun sokaklarından, ninelerimizin mutfaklarından, eski mahallelerin sıcaklığından haber getirir. O koku bize, insanın insanla güzelleştiğini, paylaşmanın bereketle çoğaldığını ve kardeşliğin emekle yaşatıldığını hatırlatır.
Bugün bir kaşık aşure alırken yalnızca damağımızda kalan tada değil, onun taşıdığı manaya da kulak verelim. Çünkü aşure, aynı kazanda pişebilen farklılıkların; aynı kıbleye yönelen gönüllerin ve aynı rahmete muhtaç insanların sessiz ama güçlü hikâyesidir.
Muharrem'in bereket ikliminde kaynayan her aşure kazanı, aslında bizlere şu hakikati hatırlatmaktadır: İnsan, paylaştıkça çoğalır; gönül, ikram ettikçe genişler; toplum ise kardeşliğini diri tuttuğu ölçüde ayakta kalır.
Ne mutlu paylaşmanın bereketini çoğaltanlara... Ne mutlu aşureyi yalnızca bir tatlı değil, bir medeniyet hatırası olarak görebilenlere... Ve ne mutlu, aşure kazanında pişen kardeşliğin sıcaklığını kalbinde taşıyanlara...











0 Yorum