ÇOCUKLARI YAŞLARINA VE ÇAĞLARINA GÖRE EĞİTMELİDİR
Her şey değişim içerisindedir. Hayat değişim üzerine bina edilmiştir.
Vücudumuzdaki hücreler bile her an ölüp çoğalarak, kanımız yenilenerek bir değişim yaşamaktadır. Zaman ve mekan değiştikçe düşünceler, hayaller, beklentiler ve özentiler de değişmektedir.
Özellikle insan hayatı belirli evrelere ayrılmakta, her değişen evrede fiziksel ve ruhsal değişiklikler olmaktadır. Çocukluk, gençlik, orta yaşlılık ve ihtiyarlık gibi evrelere ayrılan insan hayatında her dönemin farklı özellikleri ve güzellikleri vardır.
Çocukluk, sorumluluktan ve gelecek endişesinden uzak özgür bir dönemin adı.Bu dönemde hayat tozpembe görünürken, sevgi ve himaye isteyen bir ruh hali yaşanır. İnsan hayatının en güzel ve özel dönemidir. Daha doğrusu oyun ve oynaş dönemidir. Bütün hayat boyunca, bu dönemde ekilenin meyvesi devşirilir. Bu dönemde alınan eğitim, öğrenilen bilgi ve görgü, bir ömür boyu hayatı süsler ve güzelleştirir. Bu dönem, tohum ekme, sulama ve yetiştirme dönemidir. Bu dönemde “Rüzgâr eken fırtına biçer” demiştir atalarımız. Bu dönemin ilk yıllarında görerek, taklit ederek, sınamadan ve süzgeçten geçirmeden öğrenir ve yaşar çocuk. Aile büyükleri çocuğun bu dönemine hassasiyet göstermeli, hal ve hareketlerine dikkat etmeli, yanlarında çocuk denilen bir gizli kameranın kendilerini çektiğini unutmamalıdırlar.
Gençlik dönemi, adı üzerinde delikanlılık çağıdır. Bu dönemde genç, delidoludur, atılgandır, gözü pektir, kendisinin de bir birey olduğunu ispatlamak istemektedir, gururludur, onurludur, kırılgandır, sıkılgandır, değişkendir, gelişmelere ve modaya açıktır. Teknolojik icatlara meraklıdır, bilgisayarlara ve cep telefonlarına tutkundur, nasihatlere kapalıdır. Emredilmesini, yönetilmesini ve yönlendirilmesini sevmez. En bariz vasfı, hür ve özgür olma tutkusudur.
Genç insana büyükler yaklaşırken bu psikolojik özelliklerini bilmeli, genç de bu özelliklerinin farkında olarak sivriliklerini gidermeli, aşırılıktan uzak durmalı, hayatın her türlü aksiliklerine açık olmalı. Kendini frenlemesini bilmeli, ideal sahibi olmalı ve ideallerinin peşinde koşmalıdır.
Orta yaşlıya gelince, hayatın bütün yükü omuzlarındadır. Evde bir aileden sorumludur. Ekmek, aş, giyim, kuşam, iş ve evlenmek isteyen çocuklar vardır etrafında. Kendisini onların yetişmesinden ve istikbalinden sorumlu hissetmektedir. Onun için orta yaş insanı çalışkandır, hırslıdır, mal-mülk sevdasındadır. Oturduğu koltuğa sımsıkı sarılmakta, onu kaybetme korkusu yaşamaktadır. Artık emir verme, yönetme makamındadır. Emri altında ekmeğiyle beslenen çocukları veya işçileri tarafından paylanmak, azarlanmak zoruna gitmektedir. Kendisini yaşlı hissetmediği gibi, genç gibi de davranamaz. Artık bütün adımlarını ölçüp biçerek atmaktadır, yenile yenile yenmeyi öğrenmiştir. Yanlış yapmanın maliyetini bildiğinden, karar verirken daha korkak, daha temkinli, daha dikkatli, daha ağırcanlıdır. Gençlikte bilmediği ana-baba kıymetini anlamaya başlamıştır. Çünkü kendisi de ana-babadır, çevresinden ve çocuklarından saygı beklemektedir.
Yaşlılık, yaşayabilen veya hissedebilenler için kendi içinde güzel bir çağdır. Çünkü sorumlulukların bir kısmını atmıştır, etrafında işaretini bekleyen birçok oğul-kız ve torun vardır. O herkesin büyüğü, büyükannesi veya büyükbabasıdır. Sorumluluğu az olduğundan emirleri fazla kale alınmayabilir, ancak sembolik te olsa saygınlığıyla, bilgeliğiyle, hep öndedir. Zaman zaman danışılır, tavsiyeleri, tecrübeleri alınır. O da bundan memnun ve mes’ud olur.
Fiziksel olarak ise yaşlılık en zor dönemdir. Prostat denilen hastalığı vardır, sık aralıklarla tuvalet ihtiyacı duymaktadır. Gözleri zayıflamış, gözlük ve lensler de fayda etmez olmuştur. Romatizması azmış, eklemleri kireçlenmiş, hareketleri kısıtlanmış, ağrıları artmıştır. Bir kısmının şekeri, tansiyonu, kolestrolü vardır.
Artık vücut makinesi aşınmış, yıpranmış, rektefiye de mümkün olmamaktadır. Yüz derileri sarkmış, o gençlikteki güzelliğini kaybetmiştir. Namaz kılıyorsa, yüzünde o abdestin ve maneviyatın nuru parlamaktadır. Ne mutlu nurlu ve huzurlu olan yaşlılara.
Şu da bir gerçek ki, yaşlı her zaman ölüme daha yakındır, ölümü hep hissetmektedir. Ancak gönül bakımından ölüme yakın değildir, ölümü istememektedir. Tabiî ki zor bir yaşamı olan, yaşamasının anlamı kalmayan yaşlılarımızı istisna tutuyoruz.
Yaşlıda yaşama hırsı daha galiptir. Tehlike anlarında gençler daha atak ve korkusuz olurken, ihtiyarlar daha temkinli ve korkaktır. Yaşlının en büyük derdi, işe yaramama korkusudur. Onun için yaşını söylemeyi sevmez. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav.) şöyle buyurur: “İnsan yaşlandıkça iki şey genç kalır: Yaşama isteği, uzun emel.”
Fizik olarak ihtiyarın, amiyane tabirle yarı yeri topraktadır, ölümü yakındır, ancak gönlü yaşamak istemektedir. Hâla gerçekleştirmek istediği hayalleri, emelleri vardır. Zaten insan hep ümitle yaşar, ümit bittiği an yaşam biter. Rabbimiz de şöyle demiyor mu: “ Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” “Bir zorluğun yanında bir kolaylık vardır.”(İnşirah suresi)
Evet, bütün bu psikolojik analizleri ve tespitleri yaptıktan sonra kuşak çatışmasının nedenleri ve niçinlerini anlayabiliyoruz.
Genç, yaşlı ve orta yaşlı, ayrı dünyaların insanı gibidir. Farklı düşünür, farklı görür, farklı yorumlar, farklı beklentilere sahiptir. Her kuşak kendi ve karşısındakinin psikolojik özelliklerinin farkında olmalı, sivriliklerini törpülemeli, bir kısım inat ve düşüncelerinden vazgeçmeli, taviz vermeli, ortak zeminde buluşmalıdır. Genç, büyüklerine saygıyla yaklaşırken, tecrübelerinden faydalanmalı, tecrübesizliğinin farkında olmalıdır. Yaşlı kuşak ise anlayışlı ve hoşgörüyü elden bırakmamalı, dünyanın geldiği noktada değişimin farkında olmalı. Özümüzü değiştirmeden, dünyaya bakan gözümüzü değiştirmeliyiz. Daha doğrusu değişime açık olmalıyız. Bir kibar-ı kelamda ne güzel söylenmiş: “Gençler düşünebilse, ihtiyarlar yapabilse”” Genç gibi yap, ihtiyar gibi düşün.”
Peygamberimiz (as.), buyurur:”Gençlerinizin en hayırlısı, ihtiyarlara benzeyenledir. İhtiyarlarınızın en şerlisi ise gençlere benzeyenlerdir.” Demekki, geçler ihtiyar gibi olgun ve saygın olmalı, ihtiyar da gençliğe özenmemelidir. İnsan her yaşın güzelliğini yaşamalı, ihtiyarlığı kabullenmelidir.
Bir insanın hayatı boyunca geçirdiği evreleri, değişen anlayışını ve babasına karşı takındığı farklı tavırları şu misal çok güzel anlatır:
Bir çocuk yedi yaşında babasını dünyanın en güçlü ve bilgili insanı bilir.
Çocuk onbeş yaşına gelince, “Babamın bildiğini ben de bilirim” der.
Yirmi yaşına gelen çocuk, “Babam geri kalmış, çağın gerçeklerinden habersiz, bir şey bilmiyor” diye düşünür.
İnsan otuzlu yaşlara gelince, “Babam bir şeyler biliyor” demeye başlar.
Kırk yaşına ulaşınca, “Babam çok şey biliyor, bazı işleri danışmakta fayda var” der.
Ellili yaşlara gelen insan, “Babam ne büyük insanmış, hayatında kıymetini bilememişiz. Mezardan çıkması mümkün olsa da, şu işleri nasıl yaptığını sorabilseydim, danışabilseydim” diye hayıflanır. Ama iş işten geçmiştir, son pişmanlık fayda vermez.
Evet, insanoğlu ruhsal ve fiziksel olarak devamlı bir değişim içindedir. Öncelikle bu değişimin farkında olmalı, herkesi bulunduğu yaş grubu içinde değerlendirmeliyiz. Gençliğin dinamizminden, yaşlıların tecrübesinden azami derecede istifade edebilmeliyiz.











0 Yorum