Telefon
WhatsApp
EKMEK KAPISI...
300 X 250 Reklam Alanı

Çatalhöyük’ten gelen haber öyle bir heyecanlandırdı ki beni, aklımı başımdan aldı desem yeridir.

Düşünsenize; dünyanın en eski ekmeğinin bizim topraklarımızda bulunması; 8600 senelik, yani sekiz bin altı yüz

yaşında olması mucize değil de nedir?

İnsana karmaşık duygular yaşatan, sınırsız hayal ve düşler kurduran bu keşfin tesirinde neler yazabilirim diye

klavyenin başına geçip aklıma gelenleri sıralamaya koyuldum.

Söze nereden, nasıl başlasam?

Ekmek kokusu...

Ekmek kapısı...

Ekmek kavgası...

Türk Milletiyiz; tutkularımız çok güçlüdür bizim, kutsallarımıza dört elle sarılırız. Ekmeği en baş ucumuza koyar,helal yoldan kazanmayı namusumuzla bir tutarız. Gurbete çalışmaya gidene, yedi kat yerin altında kömür kazıp rızkını çıkarana sor, cevabı aynıdır; ekmek parası…

Emeğin, alın terinin yok sayıldığı; hakkın hukukun çiğnendiği, güçlü olanın zayıfı ezdiği bir ortamda mağdurun tek bir cevabı vardır; bizimki ekmek kavgası…

Paylaşmanın ortadan kalktığı, koşulların ağırlaştığı ve nimetin, azığın daraldığı zamanlarda herkesin dilinde aynı

cümle; ekmek aslanın karnında...

Kime sorsanız; bir kurumda, fabrikada, iş yerinde çalışana, pazarcının  tezgahına, seyyar satıcının kaktırdığı

arabasına, esnafın dükkânına, şoförün otobüsüne, kamyonuna aynı ortak adı koyduğu görülür. Ya ekmek kapısı ya da ekmek teknesi...

Ekmeğini taştan çıkarmak, insanı ekmeğinden etmek, ekmeğini kesmek, ekmek elden su gölden, ekmeğiyle oynamak, ekmeğini bölüşmek... Her biri roman veya hikâyesi yazılabilecek, üzerine şiir bestelenecek konu başlığı.

Yerde bir ekmek parçasına rastlasak ilk refleksimiz üç kere öpüp başına koymak, sonra güvenli çiğnenmeyen

bir yere kaldırmak olan bir kültürün içinden geldik biz. Bir kutsalın üzeri ne yemin ederken ya Kurana el basar

ya ekmeğin üstüne ant içeriz. Korkuyu hatırlatarak, söz alıp verirken ‘ekmek Kur’an çarpsın!’ gibi ürküten bir cümle kurma özelliğimiz de vardır...

O sihirli kelimeyi telaffuz ederken, sadece sofraya konan nimetimizi tarif ederken kullanmayız biz. Dünyada başka hiçbir millet iş arayan biri için ekmeğinin peşinde gibi bir ifade kullanmaz. İşinden oldu yerine ekmeğinden oldu demez. Maddi manevi en yüce değerin ifadesini bulduğu tek bir kelimeyle en anlamlı cümleyi kurabilen bir milletiz. Birine beddua edeceksek ‘Ekmeğin Tavşan, sen Tazı olasın’ deriz! Sadece açlık ve tokluğu değil; hak ve adaleti de ekmeğin varlığına, darlığına göre yorumlarız...

Kimyasına bakıldığında; un ve su karışımına maya katılarak hamurun istenilen kıvama gelmesiyle fırında veya saçta pişirilmesiyle elde edilen gıdaya ekmek denildiğini, ilk mayalı ekmeği de Mısırlılar üretti sanırdık. Çumra toprağında, Çatalhöyük’te dünyanın ilk ekmeğinin ortaya çıkmasıyla tarihin yeniden yazılacak olması, heyecanımıza zirve yaptıran bir buluştu. Tüm dünyanın ilgisini çeken bu gelişmeye imzasını atan kazı heyetimizin başkanı Doç. Dr. Ali Umut Türkcan ve ekibini yürekten kutluyorum. Onların tarihe armağan ettiği bilgi ve bulguların ışığında bu toprakların değerini bir kere daha anladım ki; insanlığın ilk ekmek kapısı Anadolu’nun tam orta yerindeki Çatalhöyük’tür.

Yanı başımızda, 9 bin yıl ötede sekiz bin nüfusun bir arada yaşadığı mega kentin bugünkü çocukları olmak nasıl bir duygudur acaba, tarif edebilir misiniz? Neolitik çağın sekiz bin nüfusunu bugüne uyarlayıp düşündüğümde, tesirinin milyonlara karşılık geldiğini düşünüyorum. Hangi teknolojik gelişmeleri kullandıkları, buğdayı arpayı, bezelyeyi ve en önemlisi de mayayı nasıl keşfet tiklerini hayal gücümle çözmeye gayret ediyorum. Onları un haline getirip, o ekmeğin hamurunu yoğuran anayı gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Ekmeği nasıl pişirdiğini, hangi yemekleri ekmeğe katık ettiklerini, tuzun tadını bilip bilmediklerini düşleyip hayal dünyasında yolunu kaybetmiş bir gezgin gibiyim inanın. O ekmeğin kokusuyla, fırında pişenin heyecanıyla etrafını saran çocukları var mıydı? Nasıl bir iletişim dili kullandıkları, aile bağını nasıl kurdukları, çağa göre idari bir yapı sistemleri var mıydı gibi dipsiz bir kuyuya taş atarcasına ardı arkası kesilmeyen, cevabını merak ettiğim sorular. Üstüne hikâyeler üretilecek, senaryolar yazılabilecek tam bir cazibe alanı...

Anadolu gerçekten dünyanın en özel coğrafyası. Üzerinde en fazla medeniyet kurulan bu topraklar hayatın ilk başlangıç noktası olmalı diye düşünüyorum.Nerede bir medeniyet izine rastlanır ise mutlaka orada yaşamın kaynağı verimli topraklar ve tatlı su kaynağı vardır. Evliya Çelebi’nin söylediği rivayet edilen;“Tenhasında bir at eşinse mutlaka toynağı bir medeniyete değer” sözü Amasya için söylenmiş. O kadar zengin bir kültür medeniyetine sahibiz ki; Anadolu dünyanın en büyük açık hava müzesi gibidir. Avcı ve toplayıcı ilk kavimlerden sonra bitki ve hayvan yetiştiriciliği ile başlayan ilk toplu yaşam merkezinin de Çatalhöyük’te, Göbeklitepe gibi Anadolu’da başladığı kazı çalışmaları ortaya koyuyor. Dünyada ilk çağdan itibaren

insanlık tarihinde öğrenilen ilk ve en değerli iş kolunun tarım ve hayvancılık olduğunu; sonsuza kadar da önemi

ve kıymetinin artarak devam edeceğini söylesem bana kaç kişi katılır acaba?

Her çağda barınma ve beslenme insanlığın en çetrefilli sorunu olurken; giderek daha derinleşiyor deyip, ekmeğimiz tehlikede diye yeni bir başlık atsam, konuyu nereye ve nasıl bağlarız bakalım.Bizim gibi düşünen, eli kalem tutan bir grup insan, yazdıklarının okunup okunmadığına bakmaz. Tarihe not düşmek, geleceğin nesillerine bugünü anlatabilmek için yazarlar. Söz uçar yazı kalır ata sözü tutmak için vardır. Biz dünde yaşayanlar ne yazmışlar diye araştırmadan, bugünü nasıl geleceğe anlatabiliriz ki?

Geçmişe dair yazılı bilgi ve belgelerin değerini ortaya koyabilecek bir söz var mı diye yokluyorum hafızamı; aklımda kalabilen kimin söylediğini bilmediğim şu “Kör bir kurşun kalem dahi en keskin hafızadan daha değerlidir” sözünü duvara asıyorum. Yazmak çok kıymetli olduğu için yazıyorum ben de. Ölümlü dünyada herkes bir gün unutulur gider ama bilgi ve belge yazılı hale getirilirse milyonlarca yıl da geçse kalıcı olur... Dünyanın en eski ekmeğinin Çatalhöyük’te bulunmasının heyecanıyla başladığım bu önemli konuya ek olarak hem tarihe tanıklık etmek hem de çiftçimizi uyarmak adına şimdi yeni bir sayfa açacağız. Uzun yazı insanları sıkabilir biliyorum ama hepimizi ilgilendiren bir konu olduğu için tüm okuyucularımla birlikte ekmeğin kaynağına gidelim istiyorum. Yakından bakalım mı, ekmeğimiz gerçekten tehlikede mi diye?

YANIK OVANIN ÇIĞLIKLARI!!

Toprak, Su, Hava...

Bu üç güzelin biri olmasa hayat sürdürülemez hale gelir. Tarım ve hayvancılık Çumramızın hayat pınarıdır. Bu toprakların, tarımın başkenti biziz iddiası sadece bir slogan değildir. Tek başına Çatalhöyük; tarihte ilk tarımın yapıldığı, ilk evcilleştirme ve ıslah çalışmalarının merkezi olma özelliğiyle, bu iddiamızı güçlendiren bir unvanı hak ediyor. Yine bu havzada, dünyanın ilk tarım anıtı kabul edilen İvriz Kaya Anıtı da Ereğli ilçesi yakınlarında Halkapınar’da yer alıyor. M.Ö Tuvanalılar döneminde; Kral Warpalavas’ın Bereket Tanrısı Tarhundas’tan dileğini resmeden kaya kabartması bu topraklarda tarımın insanlık tarihiyle başladığının bir başka belgesi

olarak çok değerli bir kaynaktır. Anadolu’da çok sulak dönemler olduğu gibi kuraklıklar ve kıtlıkların da olduğu dönemler var. Elimizde yeterli kaynak olmasa da Anadolu’da dağlık ve ormanlık alan o kadar çoktu ki geçmişte; sadece bu ova ve düzlükler tarıma ve hayvancılığa elverişli en uygun alanlardı desek, temelsiz bir iddia olarak havada kalmaz diye düşünüyorum... Bütün bu düşünce ve beyin fırtınaları arasında şimdi geldiğim noktada, acı çekiyor olsam da endişemi dile getirmek için açtığım bu sayfayı gelin hep birlikte dolduralım ki; yüz, hatta yüzlerce yıl sonra bu topraklarda yaşayan nesillere doğrularımız ve yanlışlarımız ışık tutsun...

Bu satırları yazarken tarihini de atıyorum; 20 Nisan 2024 gününün hafızalarda kalıcı izler bırakacak bir tarih ola rak kalacağını sanıyorum. Hava tahmin raporlarını sıkı takip ederim yıllardır. Günler öncesinden, ayın yirmisinde cumartesi günü Konya’nın tüm ilçelerine bereketli yağmurlar yağacak müjdesi ile umutlanıp göğe baktık hepimiz. Sabahtan esmeye başlayan sert bir rüzgârın arkası yağmur inşallah diye beklerken, şiddetini giderek arttırarak, özellikle Konya Karapınar hattında kuvvetli kum fırtınasına dönüştüğü haberleri ve sosyal medyaya düşen fotoğraflarla bir doğal afete dönüştüğünü üzülerek gördük. Özellikle yeni ekilen pancar ve mısır tarlalarının üstünü örten ve çok büyük maddi zarara yol açan kum ve kumul tepecikleri ile bildiğiniz çöl manzaraları meydana getiren bir felaket yaşandı. Kuraklık bu yıl öyle bir noktaya geldi ki, ovada adı konmamış bir felaketin ayak seslerini duyar gibi oluyorum desem, acaba felaket tellallığı mı yapmış olurum diye endişeleniyor, bir yandan da inşallah ben yanılıyorumdur umuduyla dua ediyorum... Hatırlayın, geçen yıl ilk defa Çarşamba çayına Apa barajından su verilemedi! Göl yatağında bırakın kanallara su vermeyi, içinde yaşayan canlıları kurtaracak seviyeye bile ulaşmamış, kuruma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı. Kış döneminde yağmasını dört gözle beklediğimiz karlar da bizi terk edince uçurumun kenarına gelmiş gibi olduk! Gökten yağmayınca, yeraltı su kaynakları aşırı şekilde tüketilince; bir Allah’ın kulu da biz ne yapıyoruz böyle demeden, herkes suçu başkasında aramaya ve ben kendimi kurtarayım gerisi ne yaparsa yapsın mantığıyla son damlasına kadar yerin dibini sıyırmaya devam ediyor. Yetkili kurumların da çözüm bulmak, tüketimi ve üretimi planlamak gibi bir derdi ve stratejisi var mı merak ediyorum. Yaşanan bir kaos var şu an ovada, otorite kim? Apa barajından bu yılı zar zor kurtaracak kadar bir, belki iki defa su verilirse iyi, peki gele cek sezonla ilgili bir fikri olan var mı? Allah bol yağış verirse deyip işin içinden çıkarız da kuraklık devam ederse ne yaparız? Diyelim ki bereketli yağışlara kavuştuk, onu nasıl idareli kullanacağız? İşte asıl sorunumuz bu; yaptırım gücünü kullanarak radikal kararlar alıp uygulayacak kurumsal bir güç odağına ihtiyaç var mı, yok mu direk çiftçiye sorun, en doğru kararı yine onlar verecektir... Belki kimse dile getirmedi daha; sen kimsin, sana ne oluyor diyenler çıkar. Başım gözüm üstüne ama Temel’in “Hastayum dedum inanmadunuz. Hastayum dedum inanmadunuz; ne oldi?!” diye mezar taşına yazdırdığı gibi tam olarak durumumuz bu. Daha Nisan ayının ortasındayız; önüme gelen her bölgeden, her çiftçiye soruyorum, durum nasıl? Hepsinin ortak derdi aynı; susuzluk ve kuraklık. Kimi daha şimdiden kuyuda su tükendi, kimi yarıya düştü diyor. Suyunuzun sizi yarı yolda bırakacağını hesaba katıp, ne ekip dikeceğinize doğru karar verdiniz mi diye sorduğum birçok Çumralı çiftçi, yine ağırlıklı olarak çok su isteyen ürünleri tercih etmiş, çünkü onlar para kazandırır diyor. Az da olsa bir grup arayışa giren çiftçi farklı ürünlere, daha az su tüketen bitkilere yönelmiş. Bir kısım üretici de bu sene hiç ekmeyim masrafını bile kurtarmaz derken, ekecek adam bulursam tarlayı icara veririm hesabı yapıyor! Sen ekmeyi göze alamazken bir de kira ödeyecek icarcıya yazık olmaz mı, bu vicdana sığar mı diyecek oldum birine; beni ilgilendirmez, herkesin aklı var demesin mi?!

Düşündüm kaldım dostlar; aşağıda hepsi böyle demez ama aramızda böyle kulları da var rahmet sahibinin. O neylerse güzel eyler deyip bitirmek en iyisi. Yıllardır kulağının dibinde feryat kopardık ta duyan olmadı, bin nasihatten bir musibet yeğdir sözüne müstehak mıyız ne?

22 Nisan 2024

 

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!