Telefon
WhatsApp
 EVİMİZ VE ÇEVRESİ
300 X 250 Reklam Alanı

Yanımızdaki ev halamlarındı, onların tam yanındaki ev Osman amcamların. Evimizin önümden geçen sokağı, bir uçtan Osman amcamların diğer cephesinin baktığı sokak, öteki uçtan da bizim evin diğer cephesinin baktığı ikinci bir sokak kesiyordu. Berber Recep amcaların evlerinin bize bakan cephesinin üzerinde İstanbul Sokağı, top oynadığımız arsaya bakan cephesinin üzerinde de –kırmızı bir teneke levhanın üzerine beyaz yazıyla - Uşak Sokağı yazıyordu. Halamların evinin tam karşısında, komşumuz mübaşir Hasan amcalar otururdu. Geniş bir bahçesi vardı bu evin. Tam Osman amcamların evinin karşı hizasına kadar uzanıyordu.

Bizim evin diğer cephesinden, yani Uşak Sokağı’na bakan cephesinden de bahsetmeliyim. Yanımızda Hüseyin amcamların evi, onun yanında “komşu anne” dediğimiz Seher Hanım teyzelerin evi vardı. Komşu annelerin evinin duvarı Tivrizlerin duvarına bitişikti. Tivrizlerin evi Uşak Sokağı’nın son eviydi ve diğer cephesi asfalt yola bakıyordu. Bizim, Hüseyin amcamların, komşu annemlerin ve Tivrizlerin evinin tam karşısında, içerisinde tohum ekme makineleriyle, ambarlarıyla ve kocaman bahçesiyle uzanan yer Pancar Şirketi’ydi.

Anlatmaya çalıştığım bütün evler, kerpiçten yapılmıştı. O zamanlar tuğla diye bir şey olduğundan haberimiz yoktu. Evlerin bahçe duvarları, çamur sıvanır, üzerine ak toprakla badana yapılırdı. Evlerin kendi duvarları ise genellikle kireç badanalı olurdu. Berber Recep amcaların ve mübaşir Hasan amcaların evi iki katlı, bahsettiğim diğer evler tek katlıydı.

İsterseniz önce bizim evin bahçesine bir girelim. Kamıştan yapılmış çelenleri olan bir duvar. Yeşil boyalı bir kapı. Elinizin dört parmağını kapı tutamacına geçirdikten sonra, boşta kalan başparmağınızı tutamacın demirine bastırıp kapıyı açıyorsunuz. Yazın akşam serinliğinde geldiğinizi varsayalım. İlk hissettiğiniz şey yeni yıkanmış taşların kokusudur. Bir serinlik doldurur içinizi. Sonra gözleriniz bir çeşmeye ilişir. Önünde bizzat babamın kendi elleriyle yaptığı, yarıya yakın kısmını maviye boyadığı, delikli tuğlalarla örülmüş küçük bir havuz. Eyvah!. Yakalandık, hani tuğla diye bir şey bilmezdim. Üstelik bir de delikli tuğladan söz ediyorum. Yoksa evimizde çeşmenin bile bulunmadığı, bahçedeki kuyudan su çektiğimiz elimizdeki testilerle belediye çeşmesinden su doldurmaya gittiğimiz günlere mi dönmeliyim? Ama onu başka bir yazıya bırakayım isterseniz

Havuzun çevresindeki yaklaşık on metrekarelik boşluk çiçek bahçesiydi. O bahçedeki kırmızı gülü hiç unutmam. Koparmak için elimi uzattığım zaman, parmaklarıma batan dikenin acısını şimdi de hisseder gibiyim. Bahçe duvarının kenarlarına, biber, domates, salatalık gibi şeyler ekilirdi. Akşam serinliğinde çeşmeye bağladığım kahverengi hortumla onları sulamaktan çok büyük zevk alırdım. Kurumuş toprağın suyu içişini, bir süre sonra üzerinde ıslaklıktan başka bir şey bırakmayışını görmek ne güzel bir duyguydu. Su buharlaştıkça etrafa mis gibi bir toprak kokusu yayılırdı.

Sebze ekili kısmın bitimindeki asma çardağının de ayrı bir yeri vardır. Babamın marangozluk becerisiyle yaptığı (elinden her iş gelirdi babamın), yaparken benim de yardım ettiğim çardak. Altına konulan tahta bir sedir. Sedirin önündeki taşlığa serilen eski kilimler. Yazın kahvaltılar burada edilir, öğle ve akşam yemekleri burada yenilirdi. Tahta sedirin üstünde, bağ yaprakları yüzünüzü okşarken kitap okumanın zevki başkaydı. Önce hafif hafif rüzgârın yaprakları hışırdatışını duyarsınız. Bu hışırtıya bazen sokakta oynayan çocukların sesi, bazen komşuların kapıdan kapıya ettikleri dedikodular, bazen de seyyarcı Mevlüt Ağa’nın “Haydi seyyarcı geldi” diye bağıran sesi karışır. Bir süre sonra hiçbir ses duyulmaz olur. Kitaba dalmışsınızdır.

Çardağın bitiminde, bahçe duvarının kenarları yine sebze ekiliydi. Çardağın dışında kalan kısımlar ve evinizin önü, yine babamın döktüğü betondan oluşan bir taşlıktı. Taşlığın hemen kenarında, mutfaktan gelen kirli suların aktığı üzerinde ızgara olan çukur, ve onun hemen yanında da maydanoz ektiğimiz yarım metre karelik bir alan vardı. Oradan karşıya baktığınızda, eve ayrı bir çıkıntı ile sonradan eklenmiş, banyonun çıkıntısını görürdünüz (Bunu da babamın yaptığını söylemem gerekir mi acaba?).

Evimiz zaten alçak damlıydı. Banyo evden daha da alçaktı. Banyo çıkıntısıyla evin bitimi arasındaki boşlukta, bir elma ağacı vardı. Elmaları küçük ama tatlı olurdu. Banyonun çatısından aşağı sarkan kablonun ucunda, seyyar bir elektrik düğmesi asılıydı. Plastikten yapılmış bu ince uzun düğmeyi, iki parmağınız arasına alıp ortasındaki çıkıntıya başparmağınızı bastığınız zaman tuvalete giden yolu aydınlatırdınız. Karşıda biraz önce bahsettiğim, halamların evinin arka duvarını ve evin bitiminden sonra evlerimizi birbirinden ayıran alçak bahçe duvarını görürdünüz. Duvar o kadar alçaktı ki, bacak kadar boyumla iki elimi duvarın üstüne koyup kendimi yukarı çektiğim zaman, rahatlıkla duvarın üstüne çıkabilirdim. Oradan da halamların bahçesine atlamak işten bile değildi. Aynı şey, halamın benden bir yaş büyük oğlan oğlu Basri için de geçerliydi kuşkusuz. Halamların duvarının karşısında Hüseyin amcamlarla bizi ayıran tahtadan yapılmış derme çatma bir duvar vardı. Tahtanın bir parçası özellikle sökülmüştü. Dolaysıyla bu aralıktan, amcamlardan bize ya da bizden amcamlara gidilip gelinebilirdi.

Biraz önce söylemeyi unuttum. Elma ağacının karşısında, halamlarının evinin arka duvarının bitimine yakın bir fırınımız vardı. Kubbemsi bir yapıdaydı. Önüne yaklaşık yerden bir karış yükseklikte ekmeğin atılması için yarım daire şeklinde bir deliğin açıldığı düz duvar, bu kubbemsi kısımla birleşiyordu. O fırını hep bembeyaz badanasıyla hatırlarım. Ekmek yapılıp bittikten sonra, annem fırını tekrar badana eder, üzerinde bir damla is bırakmazdı. Şimdi fırından yeni çıkmış sıcacık ev ekmekleri gözümün önüne geliyor. Hele, ekmek pişirildiği gün özel olarak bir tane yapılan soğanlı ekmek yok mu? Yeme de yanında yat derler ya, işte öyle bir şey!

O güzelim ekmekleri yapmak büyük bir emek isterdi. Annem sabahın beşinde kalkar, teknenin içinde hamur yoğururdu. Ellerinin hamur teknesine girip çıkarken, çıkardığı seslerle uyanırdım. Yoğurma bittikten sonra, teknenin üzerine bir örtü örtülür, hamurun mayalanması beklenirdi. Öğleye doğru örtü açılır, parça parça koparılan hamurlar, tabanları yağlanmış tavalara yerleştirilirdi. Tavaları taşıyıp fırının önüne yerleştirilmiş sacayakların üzerine koymak benim işimdi. Soğanlı dahil, bir haftalık yiyeceğimiz on iki ekmek, sac ayakların altına yerleştirilmiş fırın küreğinin ucunda, önceden ısıtılmış olan fırındaki yerlerini alırdı.

Ev ekmeği güzel olmasına güzeldi de, bir haftanın sonuna doğru bayatlamaya başlayınca, o kadar da isteyerek yemezdim. Canım çarşı ekmeği çekerdi.

Yukarıda anlatmaya çalışığım gibi, insan hayatında doğup büyüdüğü evin ve çevresinin çok büyük bir önemi var. Sonra hayat şartları bizi başka evlere, başka yerlere sürükler. Hepsi ruhumuzda bir iz bırakır, yaşarken hissetmeyiz ama sonradan bir anı olarak kazınır belleğimize. Herkes için böyle midir bilmiyorum ama rüyalarımda bile doğup büyüdüğüm evi ve o sokakları görürüm (Metin Eren, 18 Temmuz 2018)

 

 

 

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!