HAYIRDA YARIŞMAK: KAYBEDENİ OLMAYAN NEBEVİ BİR REKABET
İslam dini, insanı yalnızca bireysel ibadetlerle sınırlı bir kulluğa değil; aynı zamanda toplumu imar eden, insanlığa fayda sunan toplumsal bir iyilik anlayışına davet eder. Bu anlayışın merkezinde yer alan kavramlardan biri de “hayırda yarışmak”tır.
Hayırda yarışmak; gösteriş için değil, Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan samimi bir çabanın adıdır. Bu bilinçle yapılan her iyilik, hem kalpleri arındırır hem de toplumu diriltir.
Kur’ân-ı Kerîm, müminleri hayırda yarışmaya açıkça teşvik eder. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Öyleyse hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah hepinizi bir araya getirecektir.” (Bakara, 2/148).
Bir başka ayette ise Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“İşte onlar iyiliklere koşup, bu uğurda yarışırlar.” (Mü’minûn, 23/61).
Bu ayetler bize gösteriyor ki hayırda yarışmak, mümin kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Şüphesiz ki insanlara en güzel örnek olan Hz. Muhammed (s.a.v.) de hayırda yarışmayı hem sözleriyle hem de hayatıyla ümmetine öğretmiştir.
Sevgili Peygamberimiz (sav) buyuruyorlar ki: “Mümin kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yol üzerinden taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.”(Tirmizî, Birr, 36.)
Bu hadis, hayrın yalnızca bireysel ibadetlerle sınırlı olmadığını; topluma dokunan, inasanlara fayda sağlayan her davranışın da hayır kapsamına girdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Buna göre Müslüman, inssanlara müspet yönde yardımcı olmaya çalışan ve başkalarının ihtiyacını gidermeyi görev bilen kimsedir.
Nitekim başka bir hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz(s.a.v) bu anlayışı pekiştirerek şöyle buyrulur:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Buhârî, Mağâzî, 35)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ashabını hayırda yarışmaya teşvik ederken, imkanın azlığına değil, niyetin büyüklüğüne de vurgu yapmıştır. Bir hadis-i şeriflerinde, “Bir dirhem, yüz bin dirhemin önüne geçti (daha üstün geldi).” diye buyurdu. “Bu nasıl olur?” sorusuna karşı da şu açıklamayı yaptı: “Adamın birinin sadece iki dirhemi vardı, onlardan birini tasadduk etti. Diğer bir adam da (çok büyük servete sahip idi), malının yanına vardı ve oradan yüz bin dirhem alıp sadaka verdi.” (Nesâi, Zekat, 49) buyurarak, hayrın değerini belirleyen ölçünün nicelik değil, ihlas ve fedakârlık olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Nitekim Ashâb-ı Kirâm da bu anlayışla kendi aralarında hayırda yarışmış; imkanları ölçüsünde iyilikte öncü olmayı bir hayat düsturu haline getirmiştir. Bu hususta en çarpıcı örneklerden biri, Hz. Ebu Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a) arasında yaşanan ve İslam tarihine ibret olarak geçen infak yarışıdır.
Hz. Ömer (r.a) şöyle anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) bir gün bizlere sadaka vermemizi emretti. O sıralarda mal bakımından oldukça zengindim. Kendi kendime “Eğer geçeceksem bugün Ebû Bekir’i geçerim.” dedim ve malımın yarısını getirdim. Resulüllah (s.a.s.) “Ailene geride ne bıraktın?” buyurdu. Bunun kadarını bıraktım, dedim. Ebû Bekir malının hepsiyle gelmişti. Allah Resulü ona da “Ailene geride ne bıraktın?” buyurdu. Hz. Ebu Bekir, “Onlara Allah ve Resulünü bıraktım.” dedi. Bunun üzerine onu hiçbir zaman geçemeyeceğimi anladım. (Ebû Dâvûd, Zekât, 40; Tirmizî, Menâkıb, 16)
Bu olay, hayırda yarışmanın gösterişten uzak, samimiyetle yapılan bir iman eylemi olduğunu göstermektedir.
Yine Hz. Ömer (r.a.), halifeliği döneminde geceleri sırtında un çuvalları taşıyarak fakir ailelere yardım eder, kendisini tanımamalarını isterdi. Bu davranış, hayırda yarışmanın makamla, ünle veya alkışla değil; ihlâs ve sorumluluk bilinciyle yapılması gerektiğini gösterir.
Bugün bireyselleşmenin arttığı, sorumlulukların çoğu zaman başkalarına havale edildiği bir çağda yaşıyoruz. Oysa Kur’an-ı Kerim, “İyilik ve takva hususunda yardımlaşın.” (Mâide, 5/2) buyurarak hayrın ancak birlikte çoğalacağını hatırlatır. Hayırda yarışan toplumlarda merhamet kök salar, adalet güçlenir ve umut diri kalır.
Sonuç olarak hayırda yarışmak, müminin hayatını anlamlandıran temel değerlerden biridir. Bu yarış; başkalarını geride bırakma hırsıyla yapılan dünyevî bir rekabet değil; Allah’a yakınlaşma arzusuyla yürütülen ahlâkî bir seferberliktir. Sahabe nesli, bu bilinci hayatlarının merkezine almış; imkânları ölçüsünde hayra koşarak hem kendi gönül dünyalarını ihya etmiş hem de yaşadıkları topluma örnek olmuşlardır. Sahabenin izinden giden her mümin, imkânı nispetinde hayra koştuğunda yalnızca başkasının yükünü hafifletmez; kendi gönül dünyasını da imar eder, yaşadığı topluma umut olur.
Günümüz dünyası “ötekinden daha fazla şeye sahip olma” anlayışı üzerine kuruluyken, İslam’ın sunduğu hayırda yarışma modeli “öteki için kendinden vazgeçebilme” ahlakına dayanır. Bu yönüyle hayırda yarışmak, bencilliği törpüleyen ve kardeşlik bilincini güçlendiren ilahi bir terbiyedir.
Üstelik hayır, yalnızca maddi yardımlarla sınırlı değildir. Bir tebessümde, bir insanın derdini sabırla dinlemede, küskünleri barıştırmada, bir yetimin başını okşamada, bir öğrenciye yol göstermede yahut bir haksızlığa “dur” demede de hayırda yarışmak mümkündür. Bir iyiliği duyurmak, başkalarına vesile olmak da o hayrı yapmak kadar değerlidir. Zira bu yarışın kaybedeni yoktur; niyeti halis olan herkes kazançlıdır.
Nitekim Rabbimiz şöyle müjdeler:
“İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar bilmelidirler ki, biz güzel iş yapanların ecrini asla zâyi etmeyiz.” (Kehf, 18/30)
Unutulmamalıdır ki herkesin yapabileceği bir iyilik mutlaka vardır. Hayırda yarışanların kazancı ise geçici değil; ebedîdir.











0 Yorum