Telefon
WhatsApp
KAVUN
300 X 250 Reklam Alanı

Bu yığınların kenarına ayrılmış yarık kavunlar da dikkat çeker. Yarık deyince yere düşüp de yarılmış sanmayın. Bunların tadından yarıldığını anlatan bir şehir efsanesi de vardır. Yediğim yarık kavunların hepsi çok tatlı çıktığı için, bu şehir efsanesine ben de inanacağım nerdeyse. Yarılmış kısımların arasında, güneşin altında kaldığı için lifsi bir yapı oluşmuştur. Bu kısım kesilip çıkarıldıktan sonra, yenilen kavunun tadına doyum olmaz

Çumra’da pazar, pazartesi günleri kurulurdu o zamanlar. Bu nedenle normal bir Pazar gününü, sebze, meyve, kumaş, ayakkabı gibi ürünlerin satıldığı pazardan ayırt etmek için, tatil olan Pazar gününe halk arasında “Kapalı Pazar” denirdi.

Pazartesi günleri dışında, pazar yerinde sadece kavun-karpuz sergileri bulunur ve belediye binasının yanındaki manavlar da açıktır. Belediye binası dediğime bakmayın, bu binaya ait Halk Kütüphanesine pazar yerinden girilir. Pazar yerinin etrafı alçak taş duvarlarla çevrilidir. O duvarların önünde, su deposunun karşısına konulmuş su borularının çocukluk anılarım içinde ayrı bir yeri var. Yedek borular mıydı, yoksa deponun kuruluşu sırasında artan borular mıydı, bilmiyorum. Uzun yıllar kaldırılmadı oradan. Halamın oğlu Basri’yle boru yığınının üzerine çıkar oyunlar oynardık. Sözgelimi, birimiz borunun bir ucuna, diğerimiz öteki ucuna geçer, borunun içine doğru bağırırdık. Çocuk aklı işte, belki de sesimizin yankısını dinlemek hoşumuza giderdi.

Derken uzaktan bir tren sesi gelir. Boruların üzerinde oynadığımız oyunu bırakır, koşarak pazar yerinin hemen karşısındaki istasyona gideriz. Uzun uzun çalar trenin düdüğü. Tren yaklaştıkça daha keskin bir ses işitilir. Sonra kara tren, demir tekerlekleriyle yerleri zıngırdatarak istasyona girer. Hareket memurları koşturmaktadır. Yolcular vardır, onları hep kollarını trenin yarı açık penceresine koymuş etrafı seyreder şekilde hatırlarım. Kimi hüzünlüdür, kimi gülümseyerek bakar size. Bazıları trenden iner, bazıları biner. Kimisi platformdan epeyce yüksekte olan basamaktan çıktıktan sonra, ellerindeki tahta bavulları, heybeleri trenin sahanlığına koyar. Sarılanlar, el öpenler, bilinen vedalaşma manzaraları… Yaşları bizden biraz daha büyük çocuklar kavun satarlar. Tüm bunlar, beş dakika içinde olur biter. Çünkü, trenin istasyonda kalış süresi bu kadardır Sonra istasyon boşalıverir. Uğurlayıcılar hüzünle evlerine dönerler. Bir çocuk, sattığı kavunun parasını alamadan hareket eden trenin arkasından, parayı vermeyen yolcuya küfretmektedir.

Çumra’da kavun genellikle çuvalla alınır. Çumra’nın yerlisi olmayan devlet memurları haricinde, en az kavun alan üç kavunla evine döner. Fazla miktardaki kavunlar ya yaylı arabayla, ya da üç tekerli bisikletin kasasında eve getirilir. Kavunun iyisini seçmek maharet ister. Nasıl seçilmesi gerektiğini teorik olarak bilsem de, iş uygulamaya gelince beceremem. Babam bu işi çok iyi becerirdi. Kardeşim Cengiz de seçmeyi iyi öğrenmiştir. Şimdi bile, en tatlı kavunları onun evinde yerim.

Eve getirilen Altınbaş cinsi kavunları veya Kara Kavun oturma odasındaki somyanın ve sedirin altına konulurdu. Bazen de kışlık kavun, yani “tapan” adını verdiğimiz kavunlar gelir, onlar da kışın yenilmek üzere, ardiyenin tavanına asılırdı. Yer sofrasında yemek yerdik. Sofra bezinin üzerine ya ayaklı bir yer sofrası kurulur, ya da yemek bir kasnak üzerine oturtulmuş çinko bir tepsinin üzerine konulurdu. Yemekten sonra, sıra kavun yemeğe geldiğimde, kardeşlerimden hangisi yakın olursa, oturduğu yerden elini sedirin veya somyanın altına atar, yuvarlayarak bir kavunu çeker, kesilmek üzere sofra bezinin üzerine koyardı. Oda küçük olduğu için, bunu yapmak basit bir işti.

Bazen komşular kısa süreli ziyaretlerde bulunur, onlara yapılacak en güzel ikram kavun olurdu. Yazın bahçede oturulur, kesilen kavun eşliğinde sohbetler edilirdi. Kavunun yanına beyaz peynir de konulurdu bazen.

Bir ara annem kesilen kavunların çekirdeklerini biriktirmeye başlamıştı. Nedenini sorduğumda, babamın bir arkadaşıyla ortak olarak icar karşılığı bir tarla tuttuğunu onun için tohumluk biriktirdiğini söyledi. Sonraki yılın baharında kavun ekildi. Ben de o sırada tarlaya gitmiştim ama, 10 yaşında bir çocuk ekim işinden ne anlasın? O yüzden, işin ayrıntılarını bilenlere bırakayım. O yıl babam, sanırım Ağustos ayında Almanya’ya gitti. Eylül ayında, eve yaylı arabayla kavun geldiğini hatırlarım Babamın arkadaşıyla ortak olarak kiraladığı tarladan, elimize geçen bir araba kavun olmuştu. Neyse, hiç yoktan iyidir.

Durmuş Ali Çalık’ın Belediye Başkanlığı zamanında Çumra kavununun tüm Türkiye’ye tanıtılması için büyük çaba harcandı. Lise yıllarındayken, kavun bayramı düzenlenmesiyle ilgili afişler görmüştüm. “2-3 Eylül Çumra Kavun Bayramı” yazan afişleri hiç unutmam. Sanırım, parkın bazı bölümlerine tüm çeşitleri tanıtan kavun sergileri açılmıştı. Hükümet caddesine giden kaldırımların iki yanına toplanmış vatandaşlardan birisi de bendim. Bayramın başlaması için saatin 15:00 olmasını sabırsızlıkla bekliyorduk. Açılış konuşmasını kaymakam mı yaptı, yoksa işi düzenleyen belediye başkanı olarak Durmuş Ali Çalık mı yaptı, tam hatırlamıyorum. Ama Çalık’ın konuşma yaptığından eminim. Bu konuşmalardan sonra, kortejin önünden geçerken davul zurna eşliğinde folklor ekibinin oynadığı oyunlarla içim kıpır kıpır oldu. En iyi kavun yetiştiricisi ve sembolik olarak, “kavun güzeli” de seçildi. Çumra'daki kızların hiçbiri böyle bir şeye. cesaret edemediği için, dışarıdan gelen folklor ekibi içinden bir genç kız bu unvana lâyık görüldü. Akşam için de törenler, eğlenceler düzenlenmişti. Yıldırım Sinemasına Türk Halk Müziğinin ve Türk Sanat Müziğinin sanatçıları gelmişler ve konserler vermişlerdi. Bu iki gün boyunca, Çumra, o güne kadar hiç yaşamadığı güzellikleri yaşadı.

Sonra üniversite yılları başladı. Yurttan çıktıktan sonra, Şirintepe mahallesindeki evde kaldığımız zamanlar. Bu evde dört arkadaş kalıyoruz. Bir ara söz, döndü dolaştı, Çumra kavununa geldi. Çumra kavununu ballandıra ballandıra o kadar anlattım ki, içlerinden birisi “Madem ki, o kadar övdün bu kavunu, getir de yiyelim ” dedi. Eylül sınavları için Çumra’ya gittiğimde getireceğime söz verdim. Haziran sınavlarına girdik, tabii ki derslerin bazıları Eylül’e kaldı. Eylül sınavına gitmeden önce, babama arkadaşlarıma kavun götürmek istediğimi söyledim. O da yola çıkmamdan bir gün önce, en iyi kavunları seçip, bir çuvala doldurdu. Ertesi gün yolda bir çuval kavun bana eşlik ediyordu. Konya’ya gelince, Konya’daki Çumra otobüslerinin kalktığı garajdan Konya Otogara kadar taksi tuttum. Oradan Eskişehir’e giden otobüsün bagajına yerleştirdim. Eskişehir Otogarına gelince, sol elde valiz, sağ elde sırta yüklenmiş bir çuval kavunla, taksiye kadar yürüdüm. Konya’da da bu taşıma aşamalarını aynen yaşamıştım. Yazmayı unutmuşum. Sonunda, nefes nefese kalmış bir şekilde Eskişehir’deki bekâr evimize ulaştım. Valizi ve çuvalı bir köşeye bırakıp, biraz soluklandım. Oh be! dünya varmış.

Havadan sudan sohbet ettikten sonra, sıra kavunlara geldi. Kavunlardan birini kestik. Kavun gerçekten de tatlıydı. Arkadaşlar ne yapsalar beğenirsiniz?. Sırf beni kızdırmak için, üzerine şeker ekip yediler. Tam bir eşek şakası yani. O kadar yoldan bir çuval kavun getir, otobüsten taksiye, taksiden otobüse yükle indir; üstelik paranın kısıtlı olduğu öğrencilik şartlarında taksi parası öde. Şu arkadaşların yaptığını görüyor musunuz? Kızmayıp da, ne yapayım şimdi?.

Bundan yirmi yıl öncesi. Okuldan mezun olalı da yirmi yıl olmuş. Arkadaşlarla zaman zaman yazışıyoruz, evlenmişiz, çocuklarımız da var. Arkadaşlardan birisi Kütahya’da çalışıyor. Oğlunun sünneti için bir düğün davetiyesi gönderdi bana. Atladık arabaya, eşim ve dokuz. yaşındaki oğlumla birlikte Kütahya’ya gittik. Misafiri çoktur, yük olmayalım diye, öğretmen evinden yer ayırtmıştık. Öğretmen evine valizlerimizi yerleştirip, kısa süreli bir dinlenmeden sonra, aynı akşam düğün salonuna gittik. Konuştuk, hasret giderdik. Düğüne katılan diğer misafirlerle de ilgilenmek zorunda olduğu için, ertesi gün için sabah kahvaltısına davet edip, masamızdan ayrıldı,

Sabahleyin, işyerinden arkadaşları ile birlikte kahvaltı ediyoruz. Tabii, iş arkadaşlığı öğrencilik yıllarındaki arkadaşlığa benzemiyor. Her ne kadar arkadaş olsalar da, arada bir mesafe var. Ben yine öğrencilik yıllarındaki gibiyim; gırgır, şamata…. Bir ara, arkadaş bal üreticiliği yaptığından da bahsetti. Hatta, masadaki bal tabağını uzatıp, “Bak bakalım, tadını beğenecek misin?” dedi. O zaman aklıma, öğrencilik dönemimde arkadaşların Çumra kavununu şeker döküp yedikleri geldi. Sırf, muziplik olsun diye. “Müsaade edersen, ben bu balı üzerine şeker döküp yiyeceğim ” dedim. İnanın, intikam almak gibi, bir niyetim yoktu. Üzerine şeker bile dökmedim. Herkes şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Yirmi yıl önceki olayı onlara da anlattım. İnanır mısınız, gülmediler bile. Masada soğuk bir hava esiyordu.

Ben mi çocuk kalmıştım, yoksa onlar mı büyümüşlerdi? (Metin Eren, 23 Şubat 2019)

Not: Bu anı-öykü 20 yazarın 26 öyküsünden oluşan ve sevgili dostum Ahmet Buhari tarafından hazırlanan “Türk İllerinde Çocukluk Günleri ” adlı, bir kitapta yayımlanmıştır.

 

 

 

 

 

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!