Telefon
WhatsApp
KAYNANA-GELİN TARTIŞMALARININ ÇÖZÜM YOLLARI
300 X 250 Reklam Alanı

                      Her insan kendi içinde bir âlemdir. Eski tabirle “ zübde-i  âlem”dir, yani âlemin özüdür insan. Her insanın kaynaşma, karışma, kabullenme ve uyum süreci farklıdır. Her insanda, olaylara karşı farklı tepkiler, farklı hayaller, düşünceler, anlayışlar olagelmiştir. İnsani zorla değiştirmek yerine olduğu gibi kabul etmek, hoş görmek, psikolojisine göre yaklaşım göstermek, seviyesine inmek en akıllıca yoldur.

    Gelin-kaynana tartışmaları da günümüzün kanayan yarası, en büyük hastalığıdır. Bu sârî hastalık giderek yayılma istidadı gösteriyor. Maalesef yazarlar, çizerler ve psikologlar tarafından tedavi edici ve problem çözücü yaklaşımlar, yöntemler ve yönetimler gösterilmiyor ve geliştirilmiyor.

    Son yılların getirdiği maddî refah, rahatlık, serbestlik, özgürlük, gençler arasındaki başıboşluk ve başına buyrukluk, gelinlerle kaynanaların birlikte, geniş bir aile içerisinde yaşamasını güçleştirmiştir.

    Eskiden insanlar, hayatın yükü ve geçim şartları karşısında dayanışmak zorundaydı. Hayvancılıkla ve tarımla geçinen insanların kurdukları ailelerde daha çok çalışana ihtiyaç vardı, aile bireyi çoğaldıkça geçim kolaylaşıyordu. “Birlikten kuvvet doğar” atasözümüz bu gerçeğe işaret ediyordu.

    Sanayi devriminin gerçekleşmesiyle aileler parçalandı, aileler küçüldü. Bir ailede bir kişi kazanır, diğerleri tüketir oldu. Dolayısıyla daha kolay geçim için ailelerde nüfusun az olması tercih edildi. Gelenekler, görenekler, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, babalara itaat gibi ahlak değerlerimiz yozlaştı, irtifa kaybetti. İşini, aşını bulan minnet etmez, boyun eğmez oldu.

    Evet, yozlaşan güzelliklerimizin başında gelen gelin-kaynana ilişkileri üzerinde biraz düşünmek ve düşündürmek istiyorum. Günümüzde gelin kaynanasıyla, kaynana geliniyle niçin geçinemiyor? Gelinin ve kaynananın halet-i ruhiyesi nedir? Bu soruların cevabını arayalım.

    Gelin-kaynana kavgasının altında yatan en önemli sebepler; paylaşamamak, kıskanmak, uyum göstermemek, kabullenmemek, kuşak çatışması vs. diyebiliriz.

    Bu tartışmalar tek taraflı değil, iki cephelidir. Problemin çıkmasında iki tarafın da suç ve günahı vardır. Dolayısıyla, iki tarafın farklı özelliklerini, psikolojilerini ortaya koymalı, hastalığı teşhis etmeli, sonra tedavi yöntemleri, çözüm önerileri ve tavsiyeler sunulmalı.

    Önce gelin cephesinden ele alırsak, henüz hayatın zorlularını tatmamış, hayatı toz pembe gören genç, tecrübesiz, saf ve toy olan gelin adayı, onbeş-yirmi yıllık bir hayat tarzını, yaşam biçimini ve alışkanlıklarını geride bırakıp yeni bir ortama, yeni bir çevreye, yeni bir yuvaya gelmiştir. Haliyle panik havasındadır, heyecanlıdır, mantığını ve aklını kullanamamaktadır. Bir uyum, kaynaşma ve alışma süreci yaşamaktadır. İncedir, naziktir, kırılgandır, alıngandır, duygusaldır, korkak ve sıkılgandır. Daha bir sıcak yaklaşım, daha bir kucaklayan ve sevecen tavır beklemektedir. Sevgi ve şefkat düşkünüdür. Hatalarıyla, eksik ve kusurlarıyla beraber kabul edilmelidir. Anne cephesinden görmediği el becerileri, becerisizlikleri, eksik ve kusurlu davranışları olabilir. Bunlar, örtülmeli, yüze vurulmamalıdır.

    Evet, gelin anne evinde el bebek-gül bebekti, nazlıydı, hızlıydı, gözdeydi. Birden bu sıcak ortamdan çıkıp, bu gülen yüzlerden ayrılıp belki soğuk bir ortama gelmek, soğuk yüzlerle karşılaşmak, sorumluluklar almak, henüz hayatının baharında serbest büyüyen bir genç için kolay değildir. Yeni ortam, yeni dönem zor bir süreçtir. İşte burada, başta kaynana olmak üzere bütün aile bireylerine görev düşmektedir. Yeni misafirin ruh halini bilmeli, özellikle kaynana, bir danışman, bir rehber öğretmen gibi şefkatle yaklaşmalıdır.

    Zaman içinde tatlı bir eda ile, olumlu yaklaşımlarla, sabır ve hoşgörüyle, örnek olarak, bilmedikleri gösterilerek, anlaşma ve alıştırma yoluna gidilmelidir. Atalarımız “Üç çocuk doğmayınca gelin avrat olmaz” demişlerdir.

 

     Baba evinde yirmi yılını geçirmiş, kişiliğini kazanmış bir insanın bir anda değişmesini beklemek veya onu değiştirmeye çalışmak safdillik olur. Sadece sivrilikleri törpülenebilir, belirli eksiklikleri tamamlanabilir, fazlalıklarından ve maharetlerinden istifade edilebilir. Şu da bir gerçek ki, Cenabı Hak, kadını esnek yaratmıştır. Değişebilmek, vardığı ortama ayak uydurmak, vardığı ortamın rengini ve şeklini almak kadının doğasında vardır. Kadın su gibidir, girdiği kabın şeklini alır.

    Gel gör ki, gelin özgür olmak, kocasını kendine bağlamak, istediği gibi davranmak, yönetmek ve geldiği baba eviyle ilişkisini sürdürmek sevdasındadır. İşte bu sevda, gelin-kaynana kavgasını körüklemekte, gelinin yeni evine, yeni çevresine alışma ve uyum sürecini geciktirmekte veya engellemektedir.

    Bir defa gelin, “geçmişi unut, geleceğe bak” fikrini benimsemeli, yeni bir yuva kurduğunun, yeni ortama alışması gerektiğinin farkında olmalıdır. Bunun için Anadolu’da gelinin arkasından su dökerler, bu evliliğin ölümüne kadar sürsün derler. Gelin, yeni evine

dönmemek için geldiğini, bu ortama alışmak, buradaki bireyleri kabullenmek zorunda olduğunu bilmelidir. Atalarımız, “Kapten kalbe yol gider, kalp kalbe karşıdır.” demişlerdir. Seversek seviliriz, yerersek yeriliriz, dışlarsak dışlanırız.

     Kaynanamız, çenesi düşük ve dedikoducu olabilir. Bilgisiz, görgüsüz ve sevgisiz de olabilir. Baba evimizde bulduğumuzu ve gördüğümüzü yeni evimizde bulamayabiliriz. Ama şu unutulmasın ki; sevdiğimiz ve beyimiz olan erkek, kaynanamızın parçasıdır. Meyvesini yediğimiz ağacın kahrini çekmek, bakımını yapmak zorundayız. Çünkü  gülünü seven dikenine katlanır. Kocamızın annesi bizim de annemiz olmuştur. Her söyleneni duymayacağız, her duyduğumuza inanmayacağız. Babamızın evi artık bizim için, misafir gideceğimiz ev olmuştur.

     Sığınacağımız ve sarılacağımız üç kelime vardır: Sabır, anlayış, hoşgörü. Bu üç kelimenin açmayacağı kapı, çözmeyeceği sorun yoktur.

     Gelinin iki ev arasında söz taşıma hastalığı varsa, bu da ayrı bir kavga sebebidir. Gelin, sır küpü olmalı, dört duvar arasındaki mahrem olayları, dışarı taşırmamalı ve taşımamalı. Hele geldiği baba evine, arayı soğutucu hiçbir söz ve olay götürmemeli, “Kol kırılır yen içinde” deyip sabretmeli.

     Bir de gelin-kaynana arasındaki kuşak ve bilgi farkı, aldığı eğitim ve tahsil farkı, karşılıklı kabullenmeyi engellemektedir.

    Günümüzde okumanın ve eğitimin giderek yaygınlaşması, ilköğretimin sekiz yıla çıkıp zorunlu hale gelmesi, genellikle gençlerin çoğunluğunun lise eğitimi alması, kaynanaların ise ilkokul mezunu veya daha cahil konumda bulunması, gelinleri bir üstünlük ve bilgiçlik( çok bilmişlik) psikozuna sokmaktadır. Gelinler kaynanaları aşağılamakta, onlardan emir ve öğüt almak gururlarına dokunmaktadır.

    Halbuki gelin, sevdiği oğlanın hatırına, kurduğu yuvayı ayakta tutmak için, kaynanayı olduğu gibi kabul etse, tecrübelerinden faydalanma yoluna gitse, ikinci bir anne olarak tanıyıp sevgi beslese, belki bu tartışmalar yaşanmayacaktır.

    Kaynana cephesine gelince, onun işi daha zordur. Atalar, “Kaynana, pamuk ipliği olup gelinin başına düşse, gelinin başı yarılır.” demişlerdir.Evet, kaynana, oğul sevgisini yeni bir kadınla paylaşmak zorunda kalmıştır. Her gün dizinin dibinde olan, sofrasında oturan, şakalaşan, sarılan oğul, başkasının kucağında, başkasının odasındadır, başkasının emrindedir. Kaynana oğlundan ayrı kalmıştır, ayrılık acısı ve hasreti yaşamaktadır. O kendisini elinden bebeği alınmış bir çocuk olarak hissetmektedir.

 

Sevdiği, büyüttüğü, yedirip içirdiği, giydirip kuşattığı, okutup zenaat sahibi yaptığı, uğruna çileler çektiği, göz yaşı döktüğü, gözünden bile esirgediği biricik oğlu elinden alınmış, kendisine ilgi azalmıştır. Onun için gelini kıskanmakta, kabullenme güçlüğü çekmektedir. Kaynana, oğlunun başkası tarafından sevilmesine, paylaşılmasına, kendisinden koparılmasına tahammül edememektedir.

    Gelişen olayları anlayışla karşılayamamakta, sabırla düşünememektedir. Zamanla duygularına hakim olamayıp kırıcı olabilmekte, gelini yönetmek, korkutmak ve sindirmek istemektedir.

     Halbuki evlenmek, eş sahibi olmak, sevmek, sevilmek, paylaşmak insanoğlunun fıtrî ihtiyacıdır. Önünde sonunda oğlunun hayatına birisi girecektir, girmek zorundadır. Bir ailenin devamı için, iki eşin birbirini sevmesi, ilgi duyması doğaldır, hatta şarttır. Bazı tecrübeli ve Osmanlı kayınvalideler, bu kıskançlık duygularını bastırıp, geline sıcak davranırlar, yeni bir evlat kazanmış gibi sevinç duyarlar.

    Akıllı kaynana şöyle düşünür: Allah’a hamdolsun, oğlumun mürüvvetini gördüm. Yeter ki oğlumla gelinim birbirlerini sevsinler, mutlu ve mes’ut olsunlar. Ben anaysam ve oğluma helal süt emzirdiysem, elbet beni atmayacak, bir gün beni sayacaktır. Ben gelin olduğumda benimde eksiklerim ve kusurlarım vardı, benim de ham hayallerim, yanlış düşüncelerim vardı. Gelinin eğitilmesi ve öğretilmesi gerekli, ama bu eğitim onu azarlayarak, onu aşağılayarak, kınayarak, suçlayarak, onun kişiliğini ve bugüne kadar aldığı bilgi ve görgülerini yok sayarak olmamalı. Bir müddet anlayış göstermeliyim, hoş görmeliyim, sabretmeliyim. Çünkü sabırla koruk helva olur.

    Gelin ayrı bir evden, ayrı bir ortamdan, başka görgü ve adetleriyle geldi. Onun sivriliklerini törpülerken, kendi ev ortamımıza alışması için zaman tanımalı, alışmasını beklemeliyiz. Gelin annesinin el bebeği gül bebeği idi. Şimdi yeni geldiği ailenin hizmetçisi durumuna girdi. İlk günlerde bu değişimin zorluğunu ve acısını yaşayacak ve alıngan olacaktır. Ona saygı ve sevgi duymalıyız.       

    Evet, gelin ve genç psikolojisini bilen, merhamet ve şefkati ağır basan, vicdanının sesini dinleyen, empati kurabilen kaynanalar, gelinle tartışma yoluna gitmezler. Tecrübeli ve Osmanlı kayınvalideler tartışmazlar, emretmezler, bağırıp çağırmazlar; aksine hoş görürler, alttan alırlar, karşıdaki gelini sevgi bekleyen bir çocuk olarak kabul ederler, kızının yerine koyarlar, gelinin duygularına saygı duyarlar, gelinin evinden getirdiği yanlış alışkanlıkları bir anda değiştirmek yerine zamana bırakırlar. Geline söylemek istediklerini, evde genç kız varsa ona söyleyerek gelinin öğrenmesini sağlarlar. Ataların dediği gibi, “Kızım sen dinle, gelinim sen işit” derler. Sonuçta üç ev birden mutlu olur. Gelinin baba evi mutlu olur, çünkü kızları vardığı evde geçinmiştir, huzurlu bir yuva kurmuştur, geriye gelip veya huzursuz olup kendilerine sıkıntı ve üzüntü yaratmamıştır. Kayınvalidenin evi mutludur. Çünkü uyumlu, olumlu, oğullarına mutluluk veren bir geline sahip olmuşlardır. Yeni bir hizmetkârları, yeni bir kız evlatları, torunlar verecek bir anne adayları vardır. Yeni çiftler de mutludur, çünkü karşılıklı birbirlerinde aradıklarını bulmuşlardır. Uyum surecini kolayca atlatmışlar, uzun ömürlü, mutlu bir yuva kurmanın heyecanını yaşamaktadırlar. Anadolu’da yeni evliler için çok söylenen bir dua vardır: “Allah bir yastıkta kocatsın” derler. Hanıma karı, erkeğe koca denmesinin sebebi budur.

    Demek ki, şatafatlı düğünler, milyarlarca lira tutarındaki ziynet eşyaları sonunda mutluluk getirmiyorsa, yazık o emeklere ve masraflara. Hele düğün öncesindeki mehir pazarlıkları, sonundaki mutluluğu baltalıyorsa, yazık o altın ve gümüşlere. Önemli olan dengeli bir düğün, kolay bir mehir, birbirine her yönüyle bağlı bir çift, birbirinin kuyusunu kazmayan uyumlu ve sıcak iki dünür evi.

    Geçinip geçinemeyeceğinden şüphe duyan, kendine, huylarına güvenemeyen gelin veya kaynanalar için ayrı evlerde yaşamakta fayda var. Kaynana, gelini özgür bırakıp yaşamaya baksın, gelin de kaynanasını hoş görsün, kocasını sevmeye baksın.

    Parayı pazarda, mutluluğu içinde ara.

    Karşıya mutluluk verirsen, mutluluk bulursun.

    Mutlu olun, mutlu kalın.                        

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!