KÜLLÜK
Çocukluğumda şimdiki gibi kamyonun arkasına bağlanmış bir mekanizmayla boşaltılan çöp konteynerleri yoktu.
Çöpler sokakların kenarlarındaki arsalara dökülürdü. “Küllük” denirdi bu çöp yığınlarının olduğu yerlere. Neden “çöplük” denmezdi acaba? Merak ettim.
Evimizin hemen yanındaki top oynadığımız arsanın köşesi bu iş için ayrılmıştı. Burasını üzerinde meyve kabukları, bir kısmının üzeri küllerle örtülü olduğu için uçmayan sigara paketi kâğıtlarıyla hatırlarım. Çöpten daha fazla külle kaplı olduğu için bu yığınlara kül rengi hakimdi. Yabancı dilden gelen gri renge, halkımızın kül rengi demensin nedeni bu olmalı. Kışın sobalardan, diğer mevsimlerde, yer ocaklarından ve fırınlardan çıkan küller bu alana dökülürdü.
Ev kadınları haftanın bir gününü çamaşıra, bir gününü de ekmek yapmaya ayırırlardı. Doğup büyüdüğüm mahallede ekmekler, nerdeyse her evin bahçesinde bulunan, “göçmen fırını” olarak bilinen kubbemsi fırınlarda yapılırdı. Birkaç ailenin tandır ekmeği yaptıklarını da hatırlarım. Onlar da bu mahalleye başka yörelerden gelmişlerdi.
Yemekler gazocağında pişirilir, çamaşır kazanları yer ocaklarında kaynatılırdı. İş bittiğinde ocağın közüne mısır gömerdi annem. Mevsimine göre bazen pancar da olurdu bu. Pek de lezzetli olurlardı. Fırınların ve ocakların yakıtı tezek, budanmış ağaçlardan toplanan dallar, çalılıklardan getirilen çalılar ve günaşık saplarıydı. Bunlar bahçenin uygun yerlerine yığılır, günü geldiğinde kullanılırdı.
Bakkallar sattıkları ürünleri saman kâğıttan yapılmış kese kâğıtları içinde verirlerdi. Tarttıktan sonra, dökülmesin diye kese kâğıdının ağzını büzmelerindeki el çabukluğu çok dikkatimi çeker, hayran hayran bakardım. Belki de kendi beceriksizliğim aklıma gelirdi, kim bilir?
Gazeteleri atmaz, biriktirir satardık. Daha sonra, manavlardan aldığımız bir ürünün konulduğu, gazete kâğıdından yapılmış kese kâğıdı şeklinde çıkardı karşımıza.
Plastik poşetler henüz hayatımıza girmemişti. Kumaşlar manifaturacılardan alınır, erkekler giysilerini çarşıdaki terzilerde, kadınlar da mahalle terzisinde diktirirlerdi. Kendi giysilerini kendileri diken ev kadınları da vardı kuşkusuz Tuhafiyeciler, sattıkları ürünü plastik çantalara koymaya yeni başlamışlardı. O çantalar ev kadınlarının ve genç kızların elinden hiç düşmezdi. Örgüler, renk renk kokalar, çeşitli kalınlıklardaki örgü şişleri, kanaviçe işleri bu çantalara konulurdu. İçine dantellerin ve tığların konulduğu süslü teneke kutular da olurdu bu çantada.
Yemek ve ekmek artıkları küllüğe dökülmez, ya bir şekilde değerlendirilir, ya evdeki ya da komşudaki kediler ve köpekler için yiyecek olurdu. Dolayısıyla küllükler çocukların oyun alanının bir parçasıydı. Küllükte küllerin arasında eşinerek parlak şeyler bulmak çok hoşumuza giderdi. Bafra, Yenice, Bahar sigaralarının şimdi alüminyum folyodan yapıldığını bildiğim ambalajları, çikolata ve kâğıtlı şeker ambalajları, kırık ve aşınmış bilyeler, bozulup atılmış plastik oyuncaklar…
Çikolata ambalajları ve şeker kâğıtları açılıp düzeltilir, defterlerin arasına konulurdu. O zamanlar, kâğıtlı şekerler çocuklar için lükstü. Misafirlere ikram edildiği için “misafir şekeri” denirdi. Kese kâğıtlarına konularak satılan akide şeker neyimize yetmemiş! Ağzın içinde döndürülerek eritildiği için “sorma şeker” derdik bunlara. Bunun soğurma kelimesinin halk diliyle söylenişi olduğunu büyüyünce öğrenecektim.
Bir de kasabanın büyük bir küllüğü vardı. Dilek sinemasının arkasında, Kur’an kursunun hemen yanında. Bazen daha değerli şeyler bulmak için oraya giderdik. Çocukluk işte. Pisliğin farkına varmaz, küllerin arasından işe yarayan şeyler çıkarmaya çalışırdık. Bilinen çocuk hastalıklarını geçirmenin dışında, pek de hasta olmazdık. Emin değilim ama bu yüzden bağışıklık sistemimiz daha güçlü olurdu belki de.
Belli zaman aralıklarıyla belediyenin kamyonları gelir, işçiler biriken kül çöp karışımını kamyonlara yüklerlerdi. Traktörlerin arkasındaki römorklarla çiftçilerin geldiğini de hatırlarım. Tarlalarda gübre olarak kullanıldığını söylerlerdi. Çöpler kaldırıldığında beş- on santimetre derinlikte bir boşluk kalırdı. Kenarları ve tabanı kül rengi, toprak rengi karışımı olan bir boşluk. Nedendir bilmem, yazarken gözlerimin önüne geliverdi.
Zamanla, sobadan kalorifere geçildi. Ekmekler fırınlardan ve bakkallardan alınmaya başlandı. Yıllar geçtikçe bakkallar kapandı, etrafımız süpermarketlerle, AVM’ lerle doldu. Çamaşır makinesi girince, yer ocaklarının da işlevi kalmadı. Şehir merkezleri, hatta mahalleler yüksek binalarla doldu. Kese kâğıtlarının yerini plastik poşetler aldı. Ürünler renk renk ambalajlar içinde satılıyor artık. Herkesin kapısının önünü süpürdüğü bir kuşaktan, piknikte yediklerinin artıklarını ortada bırakan kuşaklara geldik. Yemek artıkları bile çöplere dökülüyor şimdi. Çünkü evcil hayvanların bile mamaları var. Onlar da ambalajlı olarak satılıyor. Dolayısıyla çöplüklerin bileşimi değişti. Çocukların deşeledikleri kül yığınları yok. Çöp atmaya gittiğiniz zaman, burnunuzu tıkamak zorunda kaldığınız çöp konteynerleri var. Adı bile yabancı dilden. Kullanmak istemezdim ama dilimize böyle yerleşmiş. Düzeltme programı bile altını kırmızıyla çizmedi.
Artık dünyamız büyük bir çöplük. İnternet çöplüğünden bahsediyorum. Emeğe saygı kalmadı. Birçok kişi başkasının ürettiği ürünü hiç düşünmeden kullanıyor. Üstelik böyle yaparken, emeğe saygısızlık ettiğinin de farkında değil. Uyardığınız zaman size çemkiriyor.
Kısacası büyük bir çöplükte yaşıyoruz. İster istemez bu çöplüğün kokusu ve kiri üstümüze siniyor. Çocukluğumuzun küllüğünden farklı bu çöplük. Bağışıklık sistemimizi yok ediyor. İçten içe çürütüyor bizi.
Kuşkusuz yazdıklarım Türkiye için geçerli. Dünyanın birçok ülkesinde durum böyle değil. Teknoloji düşmanı değilim. Kendimi nostalji rüzgârına da kaptırmadım. Ama Orhan Veli’nin bir şiirine nazire yapmaktan da kendimi alamıyorum: Olmaz ki, böyle de yaşanmaz ki…(Metin Eren, 5 Ekim 2020)












0 Yorum