MERHAMET: İNSANLIĞIN UNUTULMUŞ LİSÂNI
Merhamet, insanın en temel ve en asil duygularından biridir. Sözlükte “acıyan, esirgeyen, koruyan bir kalp hali” olarak tanımlansa da bu tanım onun derinliğini tam olarak yansıtmamaktadır.
Öyle ki Merhamet, yalnızca başkasının acısını görmek değil, o acıyı kendi yüreğinde hissetmektir. Gözle değil, gönülle görülür; kelimelerle değil, hâl ile anlatılır. Kalbin en sessiz ama en derin sesidir merhamet.
Kur’an-ı Kerîm’de, merhamet yalnızca Allah’a ait bir sıfat olarak değilİ; aynı zamanda insanın da bu sıfatla donanması gerektiği vurgulanmaktadır. Her gün eda ettiğimiz 5 vakit namazla “Rahmân” ve “Rahîm” isimleri, her besmeleyle birlikte dilimize yerleşmiş, her Fatiha’da kalbimize işlenmiştir. Bu tekrarlar, sadece bir hatırlatma değil, aynı zamanda bir çağrıdır: “Siz de merhamet edin ki, merhamet göresiniz.” Yetimi gözetmek, düşkünü korumak, mazluma ses olmak… Bunların her biri, ilahî rahmetin yeryüzündeki yansımalarıdır.
Bu çağrının en güzel karşılığını, Peygamberimiz’in (s.a.v.) hayatında buluruz. O, merhametiyle sadece dostlarına değil, düşmanlarına da örnek olmuştur. Uhud’da dişi kırıldığında, yüzü kanlar içindeyken bile, “Allah’ım, kavmime hidayet ver, çünkü onlar bilmiyorlar” diyerek beddua etmemiştir. Taif’te taşlandığında, meleklerin helâk teklifini reddetmiş; “Belki onların soyundan iman edenler çıkar” diyerek affetmeyi seçmiştir. O’nun merhameti, yalnızca insanlara değil, hayvanlara ve hatta cansız varlıklara kadar uzanmıştır. Bir köpeğe su veren adamı “cennetlik” ilan etmesi, bu anlayışın ne kadar kapsayıcı olduğunu gösterir.
Sahabe efendilerimiz de bu merhamet mirasını büyük bir sadakatle taşımışlardır. Hz. Ebubekir’in köleleri özgürleştirmek için servetini harcaması, Hz. Ömer’in gece vakti sırtında un çuvallarıyla yoksul evlere gizlice yardım taşıması, Hz. Ali’nin düşmanına bile öfkeyle değil adaletle yaklaşması… Bunların her biri, merhametin adaletle, cesaretle ve sorumlulukla nasıl iç içe geçtiğini gösteren örneklerdir.
Bu çizgi, sadece sahabe ile sınırlı kalmamış; İslam düşünce tarihinde de derin izler bırakmıştır. İmam Gazâlî, “Merhamet, aklın değil, kalbin kemalidir” derken; Mevlânâ, “Merhamet, güneş gibi olmalı; herkesi ısıtmalı” diyerek bu duygunun kapsayıcılığına dikkat çekmiştir. Yunus Emre ise, “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil” diyerek, merhametsiz ibadetin bile ruhsuz kalacağını hatırlatmaktadır.
İslâm tarihinden günümüze kadar gelen menkıbe merhametin ne kadar derin bir idrak olduğunu göstermektedir: Buna göre, bir gün Abbâsî halifelerinden biri, kılık değiştirerek halkın arasına karışır. Bağdat sokaklarında dolaşırken, köşede yalınayak oturan bir çocukla karşılaşır. “Evladım, neden ayakkabın yok?” diye sorar. Çocuk başını kaldırmadan cevap verir: “Ayakkabım yok ama gözüm var. Görüyorum ki bazıları ayakkabılı ama gönülsüz.” Halife, bu söz karşısında sarsılır. Cebinden çıkardığı keseyi çocuğa uzatır. Çocuk, keseye bakmadan şöyle der: “Benim ihtiyacım ayakkabı değil, insanların kalbine merhamet giymesi.” Bu menkıbe sadece bir çocuğun hikâyesi değil; merhametin ne kadar incelikli bir idrak olduğunu gösteren bir aynadır.
Ne yazık ki günümüzde merhamet, çoğu zaman zayıflıkla karıştırılmakta. Oysa merhamet, en büyük güçtür. Sosyal medyada acıya alışmış gözler, artık kalbin sesini duymakta zorlanıyorken, yardım kampanyaları, reklam arası gibi geçiyor hayatımızdan. Oysa merhamet, bir kampanya değil; bir insanlık meselesidir. Görünmeyeni görmek, duyulmayanı duymak, unutulanı hatırlamaktır.
Kalbinde Allah’ın merhamet nimetini taşıyarak, diğer kalplere dokunan kişi daha huzurludur; bu nimetle daha az yargılamayı, affetmeyi ve hoşgörülü olmayı öğretir. Merhametin kaybolduğu bir toplum, her yönüyle yavaş yavaş çözülmeye başlar. Bencilliğin, şiddetin, sevgisizliğin sıradanlaştığı bir anlayışa bürünür. Merhametin olmadığı yerde adalet de eksik kalır, güven de. İnsanlar birbirine yabancılaşır, sokaklar sessizleşir, kalpler katılaşır. Oysa merhamet, bir toplumu ayakta tutan görünmez bir kale gibidir.
Unutmayalım ki, mağfiret ve bereket kapılarının ardına kadar açıldığı bu mübarek aylarda, dünyanın hırslarıyla katılaşan kalplerimizi yeniden yumuşatmanın yolu; âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in (s.a.v.) örnekliğine yönelerek içimizdeki o unutulmuş lisanı tekrar hatırlamaktan geçmektedir.











0 Yorum