Telefon
WhatsApp
SABAHATTİN ALİ VE HALDUN TANER
300 X 250 Reklam Alanı

Bu iki yazarın hayatları bir dönem kesişti mi bilmiyorum ama ikisi de zihninin aynı köşesinde durur.

1979 yılının Nisan ayı sonlarında, Murgul Bakır İşletmesi’nde meslek hayatıma ilk adımımı attım. 25’i mühendis olmak üzere, yaklaşık 1000 çalışanı var bu işletmenin. Bu tür işletmenlerin birçok teknik ve idari birimleri olduğu için, göreve yeni başlayan personel, kendinin asıl çalışacağı yerde göreve başlamadan önce, her birimde yaklaşık bir hafta süreyle eğitilir. Bu eğitim sırasında işe yeni başlayan kişi, daha sonra ilişki kuracağı kişilerle tanışır, birimlerin işlevlerini genel hatlarıyla öğrenir. Bu arada, ilişkilerin nasıl yürütüldüğü, nerede nasıl davranması gerektiği konusunda gözlemler de yapar.

Bahsettiğim, 25 mühendise yaşları 30-35 arasında olan başmühendisler, kırk –kırk beş arasında bir teknik müdür ve 45-50 yaşlarındaki işletme müdürü de dahil. Benden iki üç ay önce işe başlamış üç de genç mühendis var. İkisi İzmirli. Bunlardan hanım olanı kimya mühendisi, erkek olanı maden mühendisi. Ben geldiğimde nişanlıydılar. Daha sonra evlendiler. Üçüncüsü makine mühendisi. Nişanlı olan maden mühendisi ve makine mühendisi arkadaşla birlikte Bekar Memur Gazinosu denilen bir yerde kalıyoruz. İzmirli olan hanım arkadaş içinse, başka bir hanım arkadaşla birlikte işletmenin lojmanlarının birini tahsis etmişler.

Akşamları kaldığım yerde biri Elazığlı birisi Trabzonlu, biri inşaat diğer kimya mühendisi olan iki arkadaş daha var. Odalardan birinde SSK’nın iki eczacısı kalıyor. Diğer odalardan ise öğretmen, muhasebeci gibi meslek gruplarından insanlar. Akşamları çeşitli iskambil oyunları, tavla, satranç gibi oyunlar oynanıyor. Herkes birbiriyle çok samimi. Gırgır şamata bir ortam söz konusu. Önceleri pek kaynaşamasam da, sonradan ben de bu şamatanın bir parçası oldum.

Bu arkadaşlardan Elazığlı makine mühendisi çok cana yakın bir insan. Hemen hemen aynı yaşta olduğumuz için kısa sürede kaynaşıverdik. Diğer Elazığlı, biraz daha mesafeli ama çok iyi bir insan. Odasındaki küçük üç raflı bir kitaplık dikkatimi çekti. Göz ucuyla, kitaplara baktığımda, tanıdık yazarların kitaplarına da rastladım. “İleride bununla iyi dost oluruz” diye düşündüm bir an. Sonra, şimdi bazı arkadaşlarımın yadırgadığı telefonla konuşma adabını ondan öğrendim. “Buyurun Z…” derdi, telefonun ahizesini kaldırırken.

Zaman geçtikçe İzmirli nişanlıların da kitap kurdu olduklarını öğrendim. Öğleyin yemek aralarında Z… de dahil, dörtlü edebiyat sohpetleri başladı. O zamana kadar ben Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Necati Cumalı, Peyami Safa gibi yazarları okumuş, Sabahattin Ali’nin ismini bile duymamıştım. Sabahattin Ali’den ve kitaplarından bahsediyorlar, “Ben onun hiçbir kitabını okumadım ” demeye cesaret edemiyordum bir türlü. Şimdi düşünürken bile utandığım, anlamsız bir mahcubiyet duygusu sarıyordu içimi.

İlk izin dönüşümde, Ankara otogarından ikisi Sabahattin Ali’ye ait olmak üzere beş altı kitap aldığımı hatırlarım. Süssüz, yalın anlatımı sardı beni. Sonra zaman içinde onun birçok roman ve öyküsünü okudum. “İçimizdeki Şeytan” dışında nerdeyse bütün kitaplarını okuduğumu söyleyebilirim (Bakın, okumadığımı nasıl cesaretle söylüyorum?). Murgul’da ve Bandırma’da çalıştığım yıllardaki yoğun iş temposu, okuma fırsatı bulduğumda da başka kitaplara öncelik vermem nedeniyle unuttum gitti. İlk fırsatta bu kitabı da okuyacağım.

Sabahattin Ali’nin Konya’da kaldığı yıllarda yazdığı “Gramofon Avrat” adlı bir öyküsü vardır. Konya oturak alemlerini ve oturak alemlerine götürdüğü kadına büyük bir tutkuyla bağlanan bir arabacıyı ne kadar da güzel anlatır! ““Değirmen” öyküsü de sarsıcıdır. Kolsuz bir kıza aşık olan bir genç, onunla aynı düzeye gelmek için, bir kolunu değirmen çarkında keser. Bu öyküyü okuduğumda, Ömer Seyfettin’in “Diyet ” öyküsüyle benzerlik kurmuştum.

Haldun Taner’e gelince…

1984 yılında Murgul’dan beş kişi, genel müdürlükten bir kişi olmak üzere, tasarımı bir Polonya firmasına ait olan yeni kurulan Sülfürik Asit Fabrikası konusunda eğitilmek üzere Polonya’ya gitmiş, orada Türkoloji’de okuyan iki kişiyi bize tercümanlık yapmaları için tutmuştuk . Bunlar ağır ağır, çok güzel İstanbul Türkçesi konuşuyorlardı. Bir akşam otelin restoranına bir arkadaşlarını getirdiler. Havadan sudan konuşma derken, sohpet koyulaştı, konu Türk Edebiyatına geldi. Benim de okuduğum birçok yazarın romanından ve öyküsünden bahsedildi.

Haldun Taner’i Milliyet Gazetesi’nde her Pazar yayımlanan “Devekuşundan Mektuplar” köşesindeki yazılarından, o dönemin tek kanallı TRT ekranında yayımlanan “Keşanlı Ali Destanı” adlı tiyatro eserinden, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın oynadıkları Devekuşu Kabare Tiyatrosundan hatırlıyordum. Son gelen Türkoloji öğrencisi, bana Haldun Taner’in mizah öykülerinden bahsetti. O zamana kadar, Haldun Taner’in hiçbir mizah öyküsünü okumamıştım. Türkiye’de okuduğum tek mizah yazarı Aziz Nesin’di. Bozuntuya vermedim ama büyük bir mahcubiyet duydum. Öyle ya, bir Türkoloji öğrencisi Haldun Taner gibi bir mizah yazarını tanırdı da, benim gibi edebiyatla yakından ilgilenen birisi nasıl tanımazdı?

Türkiye’ye dönünce ilk işim Haldun Taner’in “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” ve “Kızıl Saçlı Amazon” adlı iki kitabını almak oldu Fakat geceli gündüzlü günlük üç-dört saat uykuyla yetinmek zorunda kaldığım fabrikanın devreye alınma hazırlıkları nedeniyle, okuma fırsatı bulamadım. Fabrika devreye alınma çalışmaları bittikten sonra evlendim. Fabrikayı devreye almanın huzuru içinde, istifa edip BAGFAŞ'ta (Bandırma Gübre Fabrikaları A.Ş) işe başladım.

Evliliğimizin ilk yılları. BAGFAŞ lojmanlarında oturuyoruz. Eşim de ev işlerinden arta kalan zamanda kitap okumayı çok sever. Güzel bir bahar sabahı. Günlerden Pazar. Kahvaltıyı yaptıktan sonra eşimle elimize kitaplarımızı aldık. Niyetimiz sahildeki çay bahçelerinden birisine gitmek ve çaylarımızı yudumlayarak kitaplarımızı okumak. Elimdeki kitap, Haldun Taner’in “Şişhaneye Yağmur Yağıyordu” adlı kitabı.

Sahile giderken yolumuzun üzerinde otobüs terminali var. Ayakçılar, “Bursa, Bursa!” diye bağırıyor. Aklıma, güzel bir fikir geldi. ”Haydi Bursa’ya gidelim, var mısın?“ dedim. O da dünden hazırmış. Terminalden biletleri aldık. Kısa bir süre bizi otogara götürecek servisi bekledikten sonra, kendimizi bizi Bursa’ya götürecek otobüste bulduk. Muavinin standart yol ikramları bittikten sonra, kitaplarımıza gömüldük. Otogara girerken, kitaplarımızı kapadık.

Bursa’ya inince “Tophane’ye gidelim” dedik. Oradaki

Orhan Gazi Türbesi’ni ziyaret ettikten sonra, türbenin hemen yanındaki çınar ağaçlarının altına kurulmuş bir çay bahçesinde kitaplarımızı okuduk. Gözlerimizi dinlendirmek için verdiğimiz çay araları ve öğle yemeği yerine tost yememiz dışında hiç mola vermeden akşama doğru elimizdeki kitapları bitirdik. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık bile. Baktık akşam olmuş, hesabı ödedikten sonra dönüş yolculuğuna başladık. O güzel günü, kitap okurken duyduğum hazzı hiç unutmam.

Haldun Taner’in ince bir mizah anlayışı var. Sizi kahkahayla güldürmüyor belki ama gülümsetirken düşündürüyor. İkisini ayrı ayrı kategoride değerlendirmek daha doğru olur belki ama, ne yalan söyleyeyim, ben Haldun Taner’i Aziz Nesin’den daha çok sevdim.

Birbiriyle ilgisiz gibi görünen iki yazarı da zihnimin aynı köşesinde tutmamım nedeni, anlatmaya çalıştığım gibi bana yaşattıkları mahcubiyet duygusu olmalı (Temmuz 2020).

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!