Telefon
WhatsApp
SOSYAL MEDYA TOPLUMU
300 X 250 Reklam Alanı

Self-servis plastik bardaklarda getirdiğim, açık mı koyu mu olduğu ancak üzerinden dikkatli bakılınca anlaşılan çaylar eşliğinde sohbet ettik. Sohbetin konusu günlük sıkıntılar, kırk yıldır defalarca dinlediğimiz konulardan “Ne olacak şu memleketin hali?” sorusuna kadar gidiverdi. Zamanın nasıl geçtiğini unutmuşuz. Masadan kalkarken, birbirimize tek kelime söylemeden, bunca yıl geçtikten sonra bile konuşacak konu bulmanın hazzını yaşıyorduk.

Çıkarken bir masada karşılıklı oturan bir genç kız ve genç erkek dikkatimi çekti. Birbirlerinin yüzüne bakmadan, cep telefonlarını üzerine eğilmiş, kendi dünyalarında yaşıyorlardı. Oysa bizim kuşak için bu yaşlar gençlerin gözlerini birbirlerinden ayıramadıkları yaşlardı. Aynı durum eşimin de dikkatini çekmiş. Dolayısıyla eve doğru yürürken, bu konu üzerine konuştuk.

Dün Varlık dergisinin Nisan 2026 kapak konusu olan “parasosyal” kelimesi hakkında bir yazı okumasaydım, yukarıda anlattıklarım sadece eşimle benim aramda kalacak, unutulup gidecekti.

Varlık dergisinin bu kelimeyi kapak konusu yapmasının nedeni, Cambridge Sözlüğü ’nün “parasoyal”i 2025 yılının kelimesi olarak seçmesi olmalı. Bu kelime, Hüseyin Köse’nin “Patolojik Öznellik” başlıklı yazısında Cambridge Sözlüğü ’ne dayanılarak şöyle tanımlanıyor: Bir kişinin tanımadığı ünlü bir kişi, kitap, film, TV dizisi vb. karakterler veya yapay zekâ arasında hissettiği bağlantı veya bağ.

Yazar konuyu çeşitli örnekler vererek, konuyla ilgili yerli ve yabancı yazarlardan alıntılar yaparak psikolojik ve sosyolojik boyutlarıyla inceliyor. Anlatılanları özetlemektense bazı çarpıcı alıntılar yapmakla yetineceğim:

“Eskinin şöhretleri, içinden çıktıkları topluma önemli katkılarda bulunmayı az çok varlık nedenlerinin koşulu sayan kimselerden, dijital dönemin internet fenomenleri, Influenecer’ları, Instagramer’ları ve Youtuber’ları ekseriyetle oyalayıcı, kimileyin ajitatif ve ayartıcı, her fırsatta tüketim teşvikçisi, zaman zaman bilgilendirici ve az çok aydınlatıcı, ancak neredeyse her koşulda istisnasız bir şekilde – Bourdieu’nün ‘mesleğe giriş hakkını ucuzlatmak’ dediği şeyin defolu simgesel seçkinleri olarak – devşirdikleri kamusal alkışı ekonomik bir ranta veya kazanca tahvil etmekte mahir kimseler oluşlarıyla dikkati çekmekteler. Yol açtıkları ruhsal tahribatın boyutlarını anlamak için yakın zamanda kimi gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine kabaca bir göz atmak bile yeterli.”

 “Yine hemen herkes oturduğu apartmanın WhatsApp grubuna üye, ama yan dairede kimin yaşadığını bile bilmiyor. Herkes ölümüne müstakil ama farazi/tali bir kolektifin de en esaslı uzvu öte yandan! Bu ilişkisel mimaride anlamak veya fark etmek yok, durup beklemek veya sabretmek de. Algılamak var yalnız.”

Yukarıda alıntılar yaptığım yazısında, yazar parasosyalliği internetin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan bir olgu gibi görüyor. Oysa bu olguyu televizyonun hatta sinemanın yaygınlaşmasına kadar götürmek mümkün. Bizim kuşaktan Kaçak dizisini hatırlayanlar çoktur. O dönem televizyon yayımları bizim memlekete ulaşmadığı için diziyi pek hatırlamam ama bu dizinin final bölümünde herkesin televizyon başına üşüşüp sokakların boşaldığını anlatan Hürriyet gazetesinin haberini hiç unutmam. Dallas dizisinin çok popüler olduğu yıllardan birinde Kırkağaç’ta kısa dönem askerlik yapıyordum. Normal günler yatış saati akşam 9:30 iken, dizinin yayımlandığı Pazar akşamları, yatış saatleri bu dizinin bitimine göre düzenlenmişti.

Geçenlerde Facebook’da ilginç bir paylaşım gördüm. Birisi sevdiği bir dizi oyuncusunun dizi gereği ölmemesini isteyen, bu konuda senaristleri yönlendirmeye çalışan bir kampanyaya öncülük ediyordu. Senaristler bunu kabul ettiler mi bilmem ama hoşuna gitmeyen bir sanal gerçekliği hoşlandığı bir sanal gerçekliğe dönüştürmek isteyen bir anlayış beni çok şaşırttı.

Parasosyal tanımının içine girer mi bilmem ama onun farklı bir boyutu olarak düşünebileceğimiz başka bir olgu var: Görünür olmak. Çoğu yediğini içtiğini, gezip gördüğünü, sevincini paylaşıyor. Sevinci paylaşmayı anlarım da acıyı paylaşmak da ne oluyor? İnsanlar neden acılarını göstermeye hevesli? Dedesinin ölüsü önünde çektirdiği fotoğrafı paylaşan bir genç kızı hatırlıyorum. Marazi bir durum bu.

Bunları yazarken, bugünlerde ikinci kez okuduğum Victor Hugo’nun Sefiller adlı romanından altını çizdiğim bir cümle geldi aklıma: “Ve eğer insanın kanayan bir yarası varsa, en iyi merhamet o insanın bu yarasına hiç dokunmamak değil midir?” Görüyor musunuz, bir insanı incitmemek için onun kanayan yarasına dokunmaktan sakınan bir insan neslinden, yarasını göstermeye hevesli nesillere gelmişiz. Gelişme iyi güzel de, onun yan etkileri toplumu içten içe çürütüyor.

Bu yazımda, bazılarının “çağın vebası” adını verdiği bir olguyu anlatmaya çalıştım. Zaman geçtikçe kendiliğinden iyileşir mi, devletin müdahalesi iyi mi kötü mü olur bilmiyorum. Bu sadece ülkemize özgü bir durum değil, tüm dünyada tartışılan, kaygı duyulan bir durum. Şu anda, olguyu tespit edip izlemekten başka elimizden hiçbir şey gelmiyor (Metin Eren, 7 Haziran 2026)

 

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!