TİPİDE
Köyün kahvesinden evinin bahçe kapısına vardığında, kar henüz atıştırmaya başlamıştı.
Köyün kahvesinden evinin bahçe kapısına vardığında, kar henüz atıştırmaya başlamıştı. Bahçeye girdikten sonra aralık duran bahçe kapısının iki kanadını birleştirdi. Arkadaki kol demirini yerine taktı. Eşi üç gözlü evin sofasının önünde bekliyordu. Karşılıklı gülümsediler birbirlerine.
Sundurmada ayakkabılarını çıkardı. Sofaya doğru yönelirken, bir yandan da boyun atkısını çıkarıp eşine uzattı. İçeri girince başındaki keçe şapkasını, sırtındaki paltoyu çıkarıp onları da hemen yanında bekleyen eşine verdi. Oturma odasının alçak kapısına vurmamak için başını eğerek içeri girdi.
Babası arkadaki yer yastığını dayayıp bağdaş kurarak bir köşedeki mindere oturmuştu. Başını tütün sardığı tabakasının üzerinden kaldırarak, “Hoş geldin oğlum.” dedi. Üç ve beş yaşlarındaki iki çocuğu da babalarının ellerine sarılıp öptüler. Mehmet çocuklarının başlarını okşamakla yetindi.
İçerideki soba gürül gürül yanıyordu. Bu arada Ayşe elindeki odun kovasıyla odaya girdi. “Kar artacak galiba!” dedi. Bu arada Mustafa dede oturduğu minderden kalkmış, “Su dökme” ihtiyacıyla odadan çıkıyordu. Tuvalet bahçenin bir köşesindeydi. İşini bitirdikten sonra gökyüzüne baktı. Yılların getirdiği tecrübeyle iyice inceledi. Turuncuya çalan bir kızıllık vardı. Bu kar yağışı her zamankinden farklıydı. “ Bu havanın durumu pek hayra alâmet değil ama haydi bakalım hayırlısı!” diye düşündü.
Ellerini yıkayıp oturma odasına girdiğinde, Ayşe yer sofrasını kurmuştu bile. Hep beraber çevresine oturdukları sofradan kalkacakları sırada ışıklar sönmüştü. Ayşe el yordamıyla sobanın altlığı üzerinde bu durumlar için hazır bekleyen kibrite ve muma uzandı. Mumu yaktı. Sofradan kalkıp duvarda asılı duran gaz lambasını aldı. Şişesini çıkarıp mum aleviyle lambanın fitilini ateşledi. Oda aydınlanmıştı ama elektrik ışığı gibi olmazdı tabii.
Sofradan kalktıklarında dışarıdaki rüzgârın uğultusu iyice artmıştı. Mehmet yemekten sonra çekildiği minderden hiç kalkmadan sokağa bakan pencerenin perdesini araladı. Kar iyice artmıştı. Sokak beyaz bir kar örtüsüyle kaplanmıştı. Kar taneleri o kadar sık yağıyor, esen kuvvetli rüzgârla öyle savruluyordu ki, birileri yukarıdan kürekle boca ediyor sanırdınız. “Bu havada yolda belde kalana Allah kolaylık versin.” dedi Mehmet. Çocuklar dışında, odadaki herkes canı yürekten “Amin!” diyerek bu duaya katıldılar. Küçükler kendi dünyalarında oynadıkları oyuna dalmışlardı.
Sobanın üzerinde kaynayan çay suyunun fokurdadığını görünce, Ayşe çay tepsisini almak için sofaya çıkmıştı. Bu arada kapının hızlı hızlı çalındığını duydu.
“Kim o!” diye seslendi. Dışarıda “Allah rızası için, açın kapıyı!” diyen bir erkek sesi duydu. Kocasına “Mehmet, kapıya bakıver” dedi. Mehmet eşinin uzattığı paltosunu omzuna alıp sokak kopasına doğru yöneldi. Bu arada, oturma odasından Mustafa dedenin sesi geliyordu. “Bu havada, hırlı da olsa hırsız da, her kimse içeriye alın! Tanrı misafiridir.”
Mehmet kapıyı açınca iki kardan adamla karşılaştı. Bu kardan adamlar canlıydılar. Dişlerinin takırdaması uğuldayan rüzgârın sesine karışıyordu. Mehmet kim olduklarına aldırmadan, eve buyur etti onları. Sofanın giriş kapısının önünde, giysilerinin üzerindeki karları silkelediler. Uzun konçlu çizmelerini çıkarmak için karla kaplı silahlarını kapının kasasına dayadılar, omuzlarına asılı çantayı da yere koymuşlardı. Mehmet önce biraz ürktü. Üzerlerindeki karların bir kısmı dökülünce içi rahatladı. Av tüfeğiydi bunlar. Demek ki adamlar da tipiden yollarını kaybetmiş avcılardı.
Adamların elleri donmuş, katlanmıyordu. Mehmet çizmelerini çıkarmalarına yardım etti. Yün çoraplarıyla, aynı zamanda mutfak olarak da kullanılan sofaya adım attılar. Bu ara odadaki Ayşe de gelenlere “Hoş geldiniz” dedi. Adamlar paltolarını çıkardılar, Mehmet ellerinden alıp Ayşe’ye uzattı. O da onları oturma odasının kapısının yanına çakılmış tahta askıya astı.
Mehmet gelenleri tam içeri buyur etmişti ki, sesi duyan Mustafa dedenin telaşla bağırdığını duydular:
“Ne yapıyorsun! Sen de hiç akıl yok mu oğlum? Dondurucu soğuktan gelen adamlar, hiç sıcak odaya alınır mı?” Mehmet ne yapacağını şaşırmıştı. Mustafa dede devam etti.
“Gelenler sofada beklesinler biraz. Ellerini kollarını karla ov. Ortama biraz alışsınlar. Aradan on beş –yirmi dakika geçsin, sonra girsinler odaya.” Mehmet babasının dediklerini yaptı. Bir süre sonra gelenleri içeri buyur etti.
Otuz –otuz beş yaşlarındaydı adamlar. Zayıfça olanı bıyıksızdı, gülümser gibi bakıyordu etrafına. Diğerinin kapkara bıyıkları vardı. Yüzünde sertçe bir ifade vardı ama bu ifadenin ardında bile hiç gizleyemediği minnettarlık okunuyordu.
Mehmet’in gösterdiği Mustafa dedenin hemen karşısındaki mindere oturmadan önce, Mustafa dedenin elini öptüler. Mehmet “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz ” deyip gelenlerle el sıkıştı. Ayşe baş selamı vermekle yetinirken, çocuklarına yan gözle amcaların elini öpmelerini işaret etti. Kara bıyıklı olanı:
“Allah razı olsun, bize evinizi açtınız.” dedi. Bıyıksız olanı, “Bu hakkınızı, nasıl öderiz bilmem” diye devam etti, yüzündeki hiç bitmeyen bir gülümsemeyle. Mehmet, mahcup bir şekilde: “Kim olsa aynı şeyi yapardı.” demekle yetindi. Mustafa dede, “Boş verin bunları da, bir anlatıverin hele, kimsiniz, necisiniz, ne iş yaparsınız, nerden gelip nereye giderseniz?” diye sordu.
Anlattılar. Bu köye otomobille iki saat mesafedeki bir kasabada oturuyorlardı. İkisi de devlet memuruydu, mesai arkadaşıydılar. Cumartesi öğleden sonrası tatilini fırsat sayarak ava çıkmışlardı. Niyetleri akşam arabada sabahlamak, avlandıktan sonra Pazar akşamı evlerine dönmekti. Biri taksici olan iki arkadaşları daha vardı. Arabayı kullanan arkadaşları uygun bir yere park etmiş, akşam üzeri aynı yerde buluşmak üzere ayrılmışlar, avcılık gereği hepsi arazinin farklı yerlerine dağılmıştı. Kar bastırınca yürüyerek ana yola çıkmışlar, ana yoldan ayrılan ilk evdeki yanan ışığa doğru yönelmişlerdi. Arkadaşları konusunda kaygılıydılar. Acaba onlar da kendileri gibi başlarını sokacak bir yer bulmuşlar mıydı?
Tanrı misafirleri köy evinin kapısını çalmadan kısa bir süre önce, taksi şoförü İlyas ve çocukluk arkadaşı Hasan buluşmuşlar, avlandıkları araziden buluşmak üzere sözleştikleri arabaya doğru ilerliyorlardı. Önce hafifçe başlamıştı kar. Pek umursamadılar, birbirleriyle şakalaşarak arazide yürümeye devam ettiler. Karın birden hızlandığını, rüzgârın şiddetinin arttığını fark edince, önce şaşkınlıkla sonra korkuyla birbirlerine baktılar. Yoksa tipiye mi yakalanmışlardı?
Evet tipiydi. Etraflarında burgaç yaparak savrula savrula yağan kardan ve ona eşlik eden acı bir rüzgârdan başka bir şey yoktu. Birbirlerini bile kaybedebilirlerdi. Yaklaştılar. Gocuklarına daha sıkı sarıldılar. Rüzgârda savrulan atkılarını gocuklarının içine sıkıca yerleştirdiler. Önü siperlikli, iç kısımları tüylü avcı şapkalarını uçmasın diye daha sıkı bağladılar. Bu sıkı önlemlere rağmen soğuğun içlerine işlemesine engel olamıyorlardı. Yürüdükleri arazi de ağırlaşmıştı. Önce çamura bata çıka ilerlediler. Sonra ayaklarının altındaki karın gıcırtısını duydular. Kar kalınlığı yükseldikçe yine bata çıka ilerlemeye başladılar. Bu sefer bastıkları zemin bembeyaz kar örtüsüydü.
Hiçbir şey düşünemiyorlardı. Kafalarında tek bir düşünce vardı. Bir an önce park ettikleri arabaya ulaşmak. Haydi ulaştılar, diyelim; arabada ne yapacaklardı? Hava kararmıştı. Yollarını aydınlatan tek şey ay ışığıydı. Bu yüzden, yönlerini kaybetmemek için zaman zaman arkalarında bıraktıkları ayak izlerine bakıyorlardı. Bu ay ışığı sayesinde bu mümkün olabiliyordu.
Kar beyazlığının da buna katkısı vardı tabii ki. Arabayı park ettikleri yerden iki yüz-üç yüz metre uzaktaydılar ama yürüdükçe yol daha da uzuyordu sanki. Sağ yanlarında iki tarlanın sınırını ayırmak için belli aralıklarla dikilmiş olan ağaçlar boyunca ilerlediler. Kar örtüsüne bata çıka yürürken duydukları donarak ölme korkusu nedeniyle, o kısacak yol kilometrelerce sürmüş gibi geldi. İlyas arazinin bitimindeki ağacı görünce rahatlamıştı.
“Arabayı bu ağacın yaklaşık elli metre sağına park etmiştim.” dedi nefes nefese. Hasan, sağ tarafa dikkatlice bakıp etrafı iyice kolaçan ettikten sonra, aralarında şöyle bir konuşma geçti:
“Ben araba falan göremiyorum, buralara park ettiğine emin misin?”
“Park ettiğim yerden eminim, kar altında görünmüyordur. El yordamıyla aramaktan başka çaremiz yok.”
Konuşurken ağızlarını açmaları, el yordamıyla ararken bir ellerini ceplerinden çıkarmaları gerekiyordu. O kadar dondurucu soğuk vardı ki, İlyas arkadaşına bir şey söylemek için ağzını açmaya kalkmış bir süre kapatamamıştı. Neyse, ağzını biraz hareket ettirince bunu başarabildi. Çok gerekmedikçe konuşmamaya karar verdi.
El yordamıyla arabayı bulmak için sağ ellerini ceplerinden çıkarmaları gerekiyordu. Karlara bata çıka ilerlediler. Sağ elleri üşüyünce sol ellerini kullanmaları gerekti. Bunu becermek için aradıkları arabaya paralel yürümek zorundaydılar. Böyle bir yürüyüş çok zordu. Çünkü yapacakları şey, sol ayaklarını yana atıp yanına sağ ayaklarını getirmekti. Bu hareketin, hem de kar altında defalarca yapıldığını gözünüzün önüne getirin. Elinizi belinizin hizasında tutup arabanın üzerindeki kar örtüsünü bulmaya çalışıyorsunuz.
İlyas sevinçle bağırdı:
“Buldum, buldum!”
Hasan derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı. Önce “Kurtulduk!” diye düşündü. Arabayı bulmak kurtuluş muydu acaba?. Bundan sonrası için kafalarında hiçbir plan yoktu. Önce arabanın üzerindeki kar örtüsünü temizlemeyi akıl ettiler. İşe bagajdan başlayacaklardı.
Kar yağışı biraz yavaşlamış, dondurucu soğuk ve rüzgâr daha da artmıştı. Kar örtüsü donmadan bagajı açmak zorundaydılar. Çünkü ceplerindeki çakıdan ve sırtlarındaki tüfekten başka kullanacakları bir alet yoktu ellerinde. Soğuktan kızarmış, uyuşmaya başlamış ellerini hohlayarak ısıtmaya çalıştılar. Bir yandan da hareketsiz kalmamak için oldukları yerde zıplıyorlardı.
İlyas elini pantolonunun cebine sokup çakısına ulaştı. Arabanın anahtarları da aynı cebindeydi. Önce bagaj anahtarının girebileceği yeri göz kararıyla tahmin etti. Elindeki çakıyla donmak üzere olan karları temizlemeye başladı. Elleri uyuşmaya başlayınca çakısını Hasan’a verdi. Hasan devam etti aynı işe. Bir süre sonra. Anahtarın girebileceği yer açılmıştı. İlyas anahtarı yerine sokup açmaya çalıştı ama bagaj kapağı bana mısın demiyordu. Demek ki sıkışmıştı. Bagaj kapağının etrafındaki karları tamamen temizlemeye karar verdiler.
Bagajdan aldıkları kazıyıcıyla rüzgârın aksi yönündeki şoför koltuğu yanındaki giriş kapısındaki sıkışıklığı da giderip açmayı başardılar. Çalışma ve hareket iyi gelmişti onlara. Biraz da terlemişlerdi. Terleri soğuyuncaya kadar birisi şoför koltuğuna diğeri de ön koltuğa oturup dinlendiler. Arabanın içi buz dolabı gibiydi. Burayı ısıtmanın bir yolunu bulmalıydılar. İlyas pek ihtimal vermese de kontak anahtarını takıp arabayı çalıştırmayı denedi. Beklediği gibi en ufak bir ses bile yoktu.
Dışarıda kar ve fırtına tekrar artmaya başlamıştı. Böyle çaresizlik içinde oturamazlardı. Elleri, ayakları uyuşmaya başlamıştı. Dışarı çıkıp ellerini, kollarını ve ayaklarını hareket ettirdiler. Sabaha kadar da bu şekilde zaman geçmezdi ki.
Bu arada diğer arkadaşlarının şans eseri sığındıkları köy evinin odasında Allah ne verdiyse yenilmiş, çaylar içilmiş, uzun sohbetler edilmişti. Bir ara Ayşe odadan ayrılıp, misafir odasının sobasını yakmış, yüklükten yer döşeklerini ve yorganları indirmiş, temiz çarşaflar sermiş, her bir yer yatağının üzerine de Mehmet’in ve Mustafa dedenin güzelce katlanmış pijamalarını koymuştu.
Oturma odasına girdiğinde, çocukların, biri bir köşede diğeri başka köşede uyuyakaldıklarını gördü. Birini sedire diğerini sedirle duvar arasındaki boşluğa serili olan minderlerin üzerine yatırıp, üzerlerini sıkıca örttü.
Mehmet misafirlere odalarına giderken eşlik etti. Onlara “Allah rahatlık versin” derken, adamlar minnet duygularıyla hayır duası ediyorlardı. Sofada Mustafa dedeyle karşılaştı. Bahçenin bir köşesinde birkaç yıl önce kendisi için yaptırdığı odasına gidiyordu.
Misafirler sabahı zor etmişler, gözlerine bir damla bile uyku girmemişti. Erkenden kalktılar. Bir an önce arkadaşlarını aramaya çıkmak istiyorlardı. Köy yerinde gün erken başlar. Ev halkı da uyanmıştı tabii. Ayşe yüksek sesle bir şeyler anlatmaya çalışan çocuklarını kısık sesle susturmaya çalışıyordu. Mehmet kapı eşiğinden bahçe kapasına kadar olan karları kürümüş, hayvanlara yem vermişti. Ayşe ile nerdeyse fısıltı halinde konuşuyorlardı. Tek dertleri uyuduklarını sandıkları misafirleri rahatsız etmemekti.
Ev halkının da uyandığından emin olunca, çarçabuk giyindiler. Mehmet’in ve Ayşe’nin “Kahvaltıya kalın!” ısrarlarına aldırmayarak, sofadaki askıya asılmış olan av tüfeklerini ve çantalarını aldılar. Çıkarken, tekrar hayır duaları ederek Mehmet’in refakatinde, yürüyüş yolu açmak için kenara itilmiş yaklaşık yarım metre yüksekliğindeki karlar arasından bahçe kapısına kadar yürüdüler. Bu sırada bahçeye çıkmış olan Mustafa dedenin de elini öperek, hayır dualarını aldılar. Mustafa dede Mehmet’in misafirlere kahvaltıya kalmaları konusunda gereken ısrarları yaptığını düşünerek hiç ısrar etmedi.
Tipi yapacağını yapmış, ardından da güneş açmıştı. Ama hava insanın iliklerine işleyecek kadar soğuktu. Bu güneşe aldanmamak gerekirdi. Eskiler buna “eşek öldüren güneş” derler. İki arkadaş, geceyi geçirdikleri evden karlara bata çıka ana yola doğru yürüdüler. Tipinin etkisiyle kar tek yöne yığılmıştı. Yolun karşı kıyısı yürümeye daha elverişli görünüyordu. Karşıya geçtiler. Sola dönüp yol boyunca ilerlediler.
İkisi de yolun ilerisine doğru dikkatlice bakınca, yaklaşık iki yüz metre ileride arazideki ilk ağacın biraz uzağına park edilmiş taksiyi gördüler. Dün arkadaşlarıyla birlikte geldikleri tavanı beyaz gövdesi siyah Chevrolet marka bir otomobil, sanki “günaydın” diyordu onlara. Biraz daha yaklaşınca o dönemin taksilerine özgü cam kenarlarındaki sarı-siyah damaları da fark ettiler .Gülümseyerek baktılar birbirlerine. Taksinin üzerinde havadaki rutubetin etkisiyle savrulan yalancı kar taneciklerinden başka bir şey yoktu. Birbirlerine bakarak sevinçle gülümsediler. Demek ki İlyas’la Hasan da kendileri gibi bir eve sığınmışlar, erkenden gelip arabanın üzerindeki karları temizlemişlerdi. Arabada onları bekliyor olmalıydılar. Adımlarını hızlandırdılar. Nerdeyse koşarak yürüdüler arabaya doğru.
Otomobile ulaştıklarında ön camı açık buldular. İlyas ve Hasan arka koltukta oturmuş uyuyor gibiydiler. Yüzleri beyaza yakın sarıydı. Yoksa?!! Hayır olamazdı böyle bir şey! Böyle bir ihtimali akıllarına bile getirmek istemiyorlardı. Kara bıyıklı olanı elini telaşlı sağ ön kapı koluna attı. Kapı kenarlarını tutan buzun etkisiyle, gıcırdayarak açıldı. İçeri girdi. Bu otomobilleri iki kapılı olurdu. O yüzden arkaya şoför yanındaki koltuk öne yatırılarak geçilebiliyordu. İlyas veya Hasan daha önce bu işi yaptıkları için, Hüseyin kolaylıkla arkaya geçti. Bilinçsizce sarstı arkadaşlarını. Kaskatı kesilmişlerdi. Arkasından gelen, yüzünden hiç gülümsemesi eksik olmayan Osman da aynı şeyleri yaptı. Gülümsemesi acı bir tebessüme döndü.
İki arkadaş da yüzlerini arkadaşlarının göğsüne bastırıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar. Kendilerine geldikleri zaman, arabada yanık bir kumaş kokusu hissettiler. Arabanın içini biraz daha dikkatlice inceleyince, koltukların sadece demir iskelet yığını halinde olduğunu gördüler. Demek ki ısınmak için arabanın döşemelerini kontrollü bir şekilde yakmışlardı. Arabanın sağ ön camının neden açık kaldığı da şimdi çok iyi anlaşılıyordu. Herhalde duman çıksın diye düşünmüşlerdi.
Hüseyin ve Osman’ın dua etmekten ve arkadaşları için son görevlerini yapmaktan başka çareleri yoktu. Yıkılmış bir şekilde arabadan dışarı çıktılar. Osman arkadaşlarını yalnız bırakmak istemiyordu. Hüseyin az önce geldikleri yolun tersine yöneldi. Muhtara haber vermesi gerekiyordu. Onun odasında bir telefon da bulur, yakınlarına da haber verirdi belki.
Zor işlerdi bunlar, zor! Hele acının yükünü taşıyarak yürümek çok daha zordu.










0 Yorum