Telefon
WhatsApp
TİPİDE
300 X 250 Reklam Alanı

Köyün kahvesinden evinin bahçe kapısına vardığında, kar henüz atıştırmaya başlamıştı. Bahçeye girdikten sonra aralık duran bahçe kapısının iki kanadını birleştirdi.  Arkadaki kol demirini  yerine taktı. Eşi üç gözlü evin sofasının önünde bekliyordu.  Karşılıklı gülümsediler birbirlerine.

Sundurmada ayakkabılarını çıkardı. Sofaya doğru yönelirken,  bir yandan da boyun atkısını çıkarıp eşine uzattı. İçeri girince başındaki keçe şapkasını,  sırtındaki paltoyu çıkarıp onları da hemen yanında bekleyen eşine verdi.  Oturma odasının alçak kapısına vurmamak için başını eğerek  içeri  girdi.

Babası arkadaki yer yastığını dayayıp bağdaş kurarak bir köşedeki mindere oturmuştu.  Başını tütün sardığı tabakasının üzerinden kaldırarak, “Hoş geldin oğlum.” dedi. Üç ve beş yaşlarındaki iki çocuğu da babalarının ellerine sarılıp öptüler. Mehmet çocuklarının başlarını okşamakla yetindi. 

İçerideki soba gürül gürül yanıyordu.  Bu arada Ayşe  elindeki odun kovasıyla odaya  girdi.  “Kar artacak galiba!” dedi.   Bu arada Mustafa dede oturduğu minderden  kalkmış,  “Su dökme” ihtiyacıyla odadan çıkıyordu.  Tuvalet bahçenin  bir köşesindeydi.  İşini bitirdikten sonra  gökyüzüne  baktı. Yılların getirdiği tecrübeyle iyice inceledi.  Turuncuya çalan bir kızıllık vardı.  Bu kar yağışı her zamankinden farklıydı.  “ Bu havanın durumu pek hayra alâmet değil ama haydi bakalım hayırlısı!”  diye düşündü. 

Ellerini yıkayıp oturma odasına girdiğinde,  Ayşe yer sofrasını kurmuştu bile. Hep beraber çevresine oturdukları sofradan kalkacakları sırada ışıklar sönmüştü. Ayşe el yordamıyla sobanın altlığı üzerinde bu durumlar için hazır bekleyen kibrite ve muma uzandı.  Mumu yaktı. Sofradan kalkıp duvarda asılı duran gaz lambasını aldı.  Şişesini çıkarıp mum aleviyle lambanın fitilini ateşledi.  Oda aydınlanmıştı ama elektrik ışığı  gibi olmazdı tabii.

Sofradan kalktıklarında dışarıdaki rüzgârın uğultusu iyice artmıştı.  Mehmet yemekten sonra çekildiği minderden hiç kalkmadan  sokağa bakan pencerenin perdesini araladı. Kar iyice artmıştı.  Sokak beyaz bir  kar örtüsüyle kaplanmıştı.  Kar taneleri o kadar sık yağıyor,  esen  kuvvetli rüzgârla öyle savruluyordu ki,  birileri yukarıdan kürekle boca ediyor sanırdınız.  “Bu havada yolda belde kalana Allah kolaylık versin.” dedi  Mehmet. Çocuklar dışında,  odadaki herkes canı yürekten “Amin!” diyerek bu duaya katıldılar. Küçükler kendi dünyalarında oynadıkları oyuna  dalmışlardı. 

Sobanın üzerinde kaynayan çay suyunun  fokurdadığını  görünce, Ayşe çay tepsisini almak için sofaya çıkmıştı.  Bu arada kapının hızlı hızlı çalındığını duydu.

“Kim o!” diye seslendi.  Dışarıda “Allah rızası için, açın kapıyı!” diyen bir erkek sesi duydu. Kocasına “Mehmet, kapıya bakıver” dedi. Mehmet eşinin uzattığı paltosunu omzuna alıp sokak kopasına doğru yöneldi. Bu arada, oturma odasından Mustafa dedenin sesi geliyordu. “Bu havada, hırlı da olsa hırsız da,  her kimse  içeriye alın! Tanrı misafiridir.”

Mehmet kapıyı açınca iki kardan adamla  karşılaştı.  Bu kardan adamlar canlıydılar. Dişlerinin takırdaması uğuldayan rüzgârın sesine karışıyordu. Mehmet kim olduklarına aldırmadan, eve buyur etti onları. Sofanın giriş kapısının önünde,  giysilerinin üzerindeki karları silkelediler. Uzun konçlu çizmelerini  çıkarmak için  karla kaplı silahlarını kapının kasasına dayadılar, omuzlarına asılı çantayı da yere koymuşlardı.   Mehmet önce biraz ürktü.  Üzerlerindeki  karların bir  kısmı dökülünce içi rahatladı. Av tüfeğiydi bunlar. Demek ki adamlar da tipiden yollarını kaybetmiş avcılardı. 

Adamların elleri donmuş,  katlanmıyordu.  Mehmet çizmelerini çıkarmalarına yardım etti.  Yün çoraplarıyla, aynı zamanda mutfak olarak da kullanılan sofaya adım attılar.  Bu ara  odadaki Ayşe de  gelenlere “Hoş geldiniz” dedi.  Adamlar paltolarını çıkardılar, Mehmet ellerinden alıp Ayşe’ye uzattı.  O da  onları oturma odasının kapısının yanına çakılmış tahta askıya  astı. 

Mehmet gelenleri tam içeri buyur  etmişti ki,  sesi  duyan Mustafa dedenin telaşla bağırdığını duydular:

“Ne yapıyorsun! Sen de hiç akıl yok mu oğlum? Dondurucu soğuktan gelen adamlar,  hiç sıcak odaya alınır mı?”  Mehmet ne yapacağını şaşırmıştı.  Mustafa dede devam etti.

“Gelenler sofada beklesinler biraz. Ellerini kollarını karla ov. Ortama biraz alışsınlar. Aradan on beş –yirmi dakika geçsin,  sonra  girsinler odaya.”  Mehmet babasının dediklerini  yaptı. Bir süre  sonra gelenleri içeri buyur etti.

Otuz –otuz beş yaşlarındaydı adamlar. Zayıfça olanı bıyıksızdı,  gülümser gibi bakıyordu etrafına.  Diğerinin kapkara bıyıkları vardı.  Yüzünde sertçe  bir  ifade vardı ama bu ifadenin ardında bile  hiç gizleyemediği minnettarlık  okunuyordu. 

Mehmet’in gösterdiği Mustafa dedenin hemen karşısındaki mindere  oturmadan önce,  Mustafa dedenin elini öptüler.  Mehmet “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz ” deyip gelenlerle el sıkıştı.  Ayşe  baş  selamı vermekle yetinirken,  çocuklarına yan gözle amcaların elini öpmelerini işaret etti.  Kara bıyıklı olanı:

“Allah razı olsun,  bize evinizi  açtınız.” dedi.  Bıyıksız olanı,  “Bu hakkınızı,  nasıl öderiz bilmem” diye devam etti,  yüzündeki  hiç bitmeyen bir  gülümsemeyle.  Mehmet, mahcup bir şekilde: “Kim olsa aynı şeyi yapardı.” demekle  yetindi.  Mustafa dede, “Boş verin bunları da,  bir anlatıverin hele, kimsiniz, necisiniz, ne iş yaparsınız, nerden gelip nereye giderseniz?” diye  sordu.

Anlattılar.  Bu köye otomobille iki saat mesafedeki bir kasabada oturuyorlardı. İkisi de  devlet memuruydu,  mesai arkadaşıydılar.  Cumartesi öğleden sonrası tatilini fırsat sayarak ava çıkmışlardı. Niyetleri akşam arabada sabahlamak, avlandıktan sonra Pazar akşamı evlerine dönmekti. Biri taksici olan iki arkadaşları daha vardı. Arabayı kullanan   arkadaşları uygun bir yere  park etmiş,  akşam üzeri aynı yerde buluşmak üzere ayrılmışlar,   avcılık gereği  hepsi arazinin farklı yerlerine dağılmıştı. Kar bastırınca yürüyerek ana yola çıkmışlar, ana yoldan ayrılan ilk evdeki yanan ışığa doğru yönelmişlerdi. Arkadaşları konusunda kaygılıydılar. Acaba onlar da kendileri gibi başlarını sokacak bir  yer bulmuşlar mıydı?

Tanrı misafirleri köy evinin kapısını çalmadan kısa bir süre önce,  taksi şoförü  İlyas ve çocukluk arkadaşı Hasan  buluşmuşlar, avlandıkları araziden  buluşmak üzere sözleştikleri  arabaya doğru ilerliyorlardı.  Önce hafifçe başlamıştı kar.  Pek umursamadılar,  birbirleriyle  şakalaşarak arazide  yürümeye devam ettiler.  Karın birden hızlandığını,  rüzgârın şiddetinin arttığını fark edince,  önce şaşkınlıkla sonra korkuyla birbirlerine  baktılar.  Yoksa tipiye mi yakalanmışlardı?

Evet tipiydi.  Etraflarında burgaç yaparak savrula savrula  yağan kardan ve  ona  eşlik eden acı bir  rüzgârdan başka  bir  şey yoktu.  Birbirlerini bile kaybedebilirlerdi.  Yaklaştılar.  Gocuklarına daha sıkı sarıldılar. Rüzgârda savrulan atkılarını gocuklarının içine sıkıca yerleştirdiler. Önü siperlikli, iç kısımları tüylü avcı şapkalarını uçmasın diye daha sıkı  bağladılar. Bu sıkı önlemlere rağmen soğuğun içlerine işlemesine engel olamıyorlardı. Yürüdükleri  arazi de ağırlaşmıştı. Önce çamura bata çıka ilerlediler. Sonra ayaklarının altındaki karın gıcırtısını  duydular. Kar kalınlığı yükseldikçe yine bata çıka ilerlemeye başladılar.  Bu sefer bastıkları zemin  bembeyaz kar örtüsüydü. 

Hiçbir  şey düşünemiyorlardı.  Kafalarında tek bir düşünce vardı. Bir an önce park ettikleri arabaya ulaşmak. Haydi ulaştılar, diyelim; arabada ne yapacaklardı? Hava kararmıştı. Yollarını aydınlatan tek şey ay ışığıydı.  Bu yüzden, yönlerini kaybetmemek için zaman zaman arkalarında bıraktıkları ayak izlerine bakıyorlardı. Bu ay ışığı sayesinde bu mümkün olabiliyordu.

Kar beyazlığının da buna katkısı vardı tabii ki.  Arabayı park ettikleri  yerden  iki yüz-üç yüz metre uzaktaydılar ama yürüdükçe yol daha da uzuyordu sanki. Sağ yanlarında iki tarlanın sınırını ayırmak için belli aralıklarla dikilmiş olan ağaçlar boyunca ilerlediler. Kar örtüsüne  bata çıka yürürken duydukları donarak ölme korkusu  nedeniyle,  o kısacak yol kilometrelerce  sürmüş  gibi geldi. İlyas arazinin bitimindeki ağacı görünce rahatlamıştı.

 “Arabayı bu ağacın yaklaşık elli metre sağına park etmiştim.” dedi nefes nefese.  Hasan,  sağ tarafa  dikkatlice bakıp etrafı iyice kolaçan ettikten sonra,  aralarında şöyle  bir  konuşma  geçti:

“Ben araba falan göremiyorum,  buralara park ettiğine emin misin?”

“Park ettiğim yerden eminim,  kar altında görünmüyordur. El yordamıyla aramaktan başka çaremiz yok.”

Konuşurken ağızlarını açmaları, el yordamıyla ararken bir ellerini ceplerinden çıkarmaları gerekiyordu.  O kadar dondurucu soğuk vardı ki, İlyas arkadaşına bir şey söylemek için ağzını açmaya kalkmış bir süre kapatamamıştı. Neyse,  ağzını biraz hareket ettirince bunu başarabildi.  Çok gerekmedikçe konuşmamaya  karar verdi. 

El yordamıyla arabayı bulmak için sağ ellerini ceplerinden çıkarmaları gerekiyordu.  Karlara bata çıka ilerlediler. Sağ elleri üşüyünce sol ellerini kullanmaları gerekti. Bunu becermek için aradıkları arabaya paralel yürümek zorundaydılar. Böyle bir yürüyüş çok zordu. Çünkü yapacakları şey, sol ayaklarını yana atıp yanına sağ ayaklarını getirmekti. Bu hareketin, hem de kar  altında defalarca yapıldığını gözünüzün önüne getirin. Elinizi belinizin hizasında tutup arabanın üzerindeki kar örtüsünü bulmaya çalışıyorsunuz. 

İlyas sevinçle  bağırdı:

“Buldum,  buldum!”

Hasan derin bir  nefes aldı. Rahatlamıştı.  Önce “Kurtulduk!” diye düşündü.  Arabayı bulmak kurtuluş muydu  acaba?.  Bundan sonrası için kafalarında hiçbir  plan yoktu.  Önce arabanın üzerindeki  kar örtüsünü temizlemeyi akıl ettiler. İşe bagajdan başlayacaklardı.

Kar yağışı biraz yavaşlamış, dondurucu soğuk ve rüzgâr daha da artmıştı.  Kar örtüsü donmadan bagajı açmak zorundaydılar.  Çünkü ceplerindeki çakıdan ve sırtlarındaki tüfekten başka  kullanacakları bir alet yoktu ellerinde. Soğuktan  kızarmış,  uyuşmaya başlamış  ellerini hohlayarak ısıtmaya  çalıştılar. Bir yandan da hareketsiz  kalmamak için oldukları  yerde zıplıyorlardı. 

İlyas elini pantolonunun cebine sokup çakısına ulaştı.  Arabanın anahtarları da  aynı cebindeydi. Önce bagaj anahtarının girebileceği yeri göz kararıyla  tahmin etti.  Elindeki çakıyla donmak üzere olan karları temizlemeye başladı. Elleri uyuşmaya başlayınca çakısını Hasan’a  verdi.  Hasan devam etti aynı işe.  Bir süre sonra.  Anahtarın girebileceği yer açılmıştı. İlyas anahtarı yerine sokup açmaya  çalıştı ama bagaj kapağı bana mısın demiyordu.  Demek ki sıkışmıştı. Bagaj  kapağının etrafındaki karları tamamen temizlemeye karar verdiler.  

Bagajdan aldıkları kazıyıcıyla rüzgârın aksi yönündeki şoför koltuğu yanındaki giriş kapısındaki sıkışıklığı da giderip açmayı başardılar. Çalışma  ve  hareket iyi gelmişti onlara.  Biraz da terlemişlerdi.  Terleri soğuyuncaya kadar birisi şoför koltuğuna diğeri de ön koltuğa oturup dinlendiler.  Arabanın içi buz dolabı gibiydi.  Burayı ısıtmanın bir  yolunu bulmalıydılar.  İlyas pek ihtimal vermese de kontak anahtarını takıp arabayı çalıştırmayı denedi.  Beklediği gibi  en ufak bir ses bile  yoktu.

Dışarıda kar ve fırtına tekrar artmaya başlamıştı. Böyle çaresizlik içinde oturamazlardı.  Elleri, ayakları  uyuşmaya başlamıştı. Dışarı çıkıp ellerini, kollarını ve ayaklarını hareket ettirdiler.  Sabaha kadar da  bu şekilde zaman geçmezdi ki. 

Bu arada diğer arkadaşlarının şans  eseri sığındıkları köy evinin odasında Allah ne verdiyse yenilmiş, çaylar içilmiş, uzun sohbetler edilmişti.  Bir ara Ayşe odadan ayrılıp, misafir odasının sobasını yakmış, yüklükten yer döşeklerini ve yorganları  indirmiş,  temiz çarşaflar sermiş,  her  bir yer yatağının üzerine de  Mehmet’in ve Mustafa dedenin güzelce katlanmış pijamalarını  koymuştu.

Oturma odasına  girdiğinde, çocukların,  biri bir köşede diğeri  başka köşede uyuyakaldıklarını gördü.  Birini sedire diğerini sedirle duvar arasındaki boşluğa serili olan minderlerin üzerine yatırıp, üzerlerini sıkıca örttü. 

Mehmet misafirlere odalarına giderken eşlik etti. Onlara “Allah rahatlık versin”  derken, adamlar minnet  duygularıyla  hayır duası ediyorlardı. Sofada Mustafa dedeyle  karşılaştı.  Bahçenin bir  köşesinde birkaç yıl önce kendisi için yaptırdığı odasına gidiyordu.

Misafirler sabahı zor  etmişler, gözlerine bir damla  bile uyku girmemişti. Erkenden kalktılar. Bir an önce arkadaşlarını aramaya çıkmak istiyorlardı.  Köy yerinde gün erken başlar. Ev halkı da uyanmıştı tabii. Ayşe yüksek sesle bir şeyler anlatmaya çalışan çocuklarını  kısık sesle susturmaya çalışıyordu. Mehmet kapı eşiğinden bahçe  kapasına kadar  olan  karları kürümüş, hayvanlara yem vermişti. Ayşe ile  nerdeyse fısıltı halinde konuşuyorlardı. Tek dertleri uyuduklarını sandıkları misafirleri rahatsız etmemekti. 

Ev halkının da uyandığından emin olunca, çarçabuk giyindiler.  Mehmet’in ve Ayşe’nin “Kahvaltıya kalın!” ısrarlarına aldırmayarak, sofadaki askıya asılmış olan av tüfeklerini  ve  çantalarını aldılar. Çıkarken, tekrar hayır duaları ederek Mehmet’in refakatinde,  yürüyüş yolu  açmak için kenara itilmiş yaklaşık yarım metre yüksekliğindeki karlar arasından bahçe kapısına kadar yürüdüler. Bu sırada bahçeye çıkmış olan Mustafa dedenin de elini öperek,  hayır dualarını aldılar. Mustafa dede Mehmet’in misafirlere kahvaltıya kalmaları konusunda gereken ısrarları yaptığını düşünerek hiç ısrar etmedi.

Tipi yapacağını yapmış, ardından da güneş  açmıştı. Ama hava insanın iliklerine  işleyecek kadar soğuktu. Bu güneşe aldanmamak gerekirdi. Eskiler buna “eşek öldüren güneş” derler. İki arkadaş, geceyi geçirdikleri evden karlara bata çıka ana yola  doğru yürüdüler. Tipinin etkisiyle kar tek yöne yığılmıştı. Yolun karşı kıyısı yürümeye daha elverişli görünüyordu. Karşıya geçtiler.  Sola dönüp yol boyunca ilerlediler.

İkisi de yolun ilerisine doğru dikkatlice bakınca, yaklaşık iki yüz metre ileride  arazideki ilk  ağacın biraz uzağına  park edilmiş taksiyi gördüler. Dün arkadaşlarıyla birlikte geldikleri tavanı beyaz gövdesi siyah Chevrolet marka bir otomobil,  sanki “günaydın” diyordu onlara. Biraz daha yaklaşınca o  dönemin taksilerine özgü cam kenarlarındaki  sarı-siyah  damaları da fark ettiler .Gülümseyerek baktılar birbirlerine. Taksinin üzerinde havadaki rutubetin etkisiyle savrulan yalancı kar taneciklerinden başka bir şey yoktu. Birbirlerine bakarak sevinçle gülümsediler. Demek ki İlyas’la Hasan  da kendileri gibi bir eve sığınmışlar,  erkenden gelip  arabanın üzerindeki karları temizlemişlerdi.  Arabada  onları bekliyor  olmalıydılar.  Adımlarını  hızlandırdılar. Nerdeyse koşarak yürüdüler arabaya doğru.

Otomobile ulaştıklarında ön  camı açık buldular. İlyas ve Hasan arka koltukta oturmuş  uyuyor  gibiydiler.  Yüzleri  beyaza yakın sarıydı. Yoksa?!! Hayır olamazdı böyle bir  şey! Böyle bir  ihtimali akıllarına bile getirmek istemiyorlardı.  Kara bıyıklı olanı elini telaşlı sağ ön kapı koluna attı. Kapı kenarlarını tutan buzun etkisiyle, gıcırdayarak açıldı. İçeri girdi. Bu otomobilleri iki kapılı olurdu. O yüzden arkaya şoför yanındaki koltuk öne yatırılarak geçilebiliyordu.  İlyas veya Hasan daha önce bu işi yaptıkları için,  Hüseyin kolaylıkla arkaya geçti.  Bilinçsizce sarstı arkadaşlarını.  Kaskatı kesilmişlerdi.  Arkasından gelen,  yüzünden hiç gülümsemesi eksik olmayan  Osman da aynı şeyleri yaptı. Gülümsemesi acı bir tebessüme  döndü. 

İki arkadaş da yüzlerini arkadaşlarının göğsüne bastırıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya  başladılar. Kendilerine geldikleri zaman, arabada yanık bir kumaş kokusu hissettiler.  Arabanın içini  biraz daha dikkatlice inceleyince, koltukların sadece demir iskelet yığını halinde olduğunu  gördüler. Demek ki ısınmak için arabanın döşemelerini kontrollü  bir  şekilde yakmışlardı. Arabanın sağ ön camının neden açık kaldığı da şimdi çok iyi anlaşılıyordu.  Herhalde duman çıksın diye düşünmüşlerdi.

Hüseyin ve Osman’ın dua  etmekten ve arkadaşları için son görevlerini yapmaktan başka çareleri  yoktu.  Yıkılmış bir  şekilde arabadan dışarı çıktılar. Osman  arkadaşlarını yalnız bırakmak istemiyordu. Hüseyin az önce geldikleri  yolun tersine yöneldi.  Muhtara haber vermesi  gerekiyordu. Onun odasında bir  telefon  da bulur, yakınlarına  da haber verirdi belki.

Zor işlerdi bunlar,  zor! Hele acının yükünü taşıyarak  yürümek çok daha zordu.

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!