YÜZÜNCÜ YIL İKRAMİYESİ VE AKİDE ŞEKERİ!
Temmuz ayından bu yana memurlara seyyanen (eşit oranda) 8 bin 77 lira artı yüzde 25 zam verilirken, Emekliler sadece yüzde 25 verilmişti,
Temmuz ayından bu yana memurlara seyyanen (eşit oranda) 8 bin 77 lira artı yüzde 25 zam verilirken, Emekliler sadece yüzde 25 verilmişti, Emekliler olarak unutmadık. Atilla İlhan’nın şiirinde ifade ettiği gibi;
“ Ben sana mecburum bilemezsin,
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum.”
Tabi iktidarı muhalefetiyle birçok yorumlar yapıldı. MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli emekliler için, memura verilen 8 bin liralık zammın aynı şekilde emekliler için verilmesi gerekir, dedikten sonra Cezayir Türküsüne dönen emeklilere verilecek zamlar Kasım ayında Türkiye Cumhuriyetinin Yüzün Yılı dolayısıyla 5 bin lira akide şekeri gibi ikramiye ile idare edin denildi.
Kasım ayı içinde çalışmayan emeklilere akide şekeri gibi 5 bin lira Yüzüncü Yıl emekli ikramiyesi olarak ödenecek
*
Akide şekeri deyince ta çocukluğum çağrıştırdı. Biz çocuklar akide şekerini çok severdik. Rahmetli Türkmen Camili Kasabamızdan Kara Dede bastonun ucuna taktığı sarı yağlık içinde getirdiği akide şekerlerini bize ikram ederdi. Sarı Yağlık, çocukluğumuzda kırk yaşın üzerindeki amcalarımızda bulunan genelde sarı sırmalı mendildi. Yazın güneşte başına örtülür, kışın soğukta şapka veya takkenin altında olurdu. Yeri sofra altı yapılırdı. Rahmetli tren yolundan geçerken arsada oynayan çocuklara bağırırdı;
--- Uşaklar gelin size gındallı akide şeker getirdim. Derdi. Yere serdiği Sarı Yağlığın çevresine bağdaş kurarak oturarak yerdik. Bilvesile Kara Dedemizi rahmet diliyorum, ahiret yurdu cennet olsun!
Gelelim bu akide şekeri adının hikayesine;
Akide: Bağlılık, iman itikat. Kuvvetle benimsenmiş görüş tarzı inanç. Düşünce sistemi.
Şeklinde tarif edilmektedir. Akideye şekerinin ekleyerek bir güzelliği tamamlamış atalarımız.
Akide şekeri tarihi seyriyle tanıyalım mı?
*İstanbul’un fethiyle birlikte Osmanlı Saray teşrifatında önemli bir yer almaktadır. Her Salı günü sabah namazında sonra sarayda Kubbealtı’nda toplanan Divanı Hümayun erkânına akide şekeri getirilir ve divan azalarına sunulurdu. ( Reşat E. Koçu)
19. yüzyıl sonlarında İstanbul ve İzmir'e gelen gezginlerin ortak gözlemleri arasında, özellikle Müslüman ahalinin sıcak ve demli bir çayın yanında içi fındık dolu bir akide şekeri yedikleri de yer alıyor. Meraklısı olarak söyleyebiliriz az lezzet midir bu canım? Akide şekeri dilinizin üstünde yavaş yavaş erirken ağzınıza aldığınız bir yudum çayın sıcaklığıyla içindeki fındığa daha hızlı ulaşırsınız. Önce dışı erir ve sona fındık kalır Sakız Adası'nda Antep fıstığı kalıyor ağzınızda erittikten sonra... Mutlu bir son değil mi?
Şimdi Kapalıçarşı'nın ya da Kemeraltı'nın, eski şehirlerin arife günü kalabalığını düşünün. 20. yüzyıl başlarına kadar bu çarşıların tamamında beşer-onar 'akideci' vardı. Kavanozlarda ışıl ışıl parlayan tarçınlı, fındıklı, susamlı, limonlu, ananaslı, güllü, çilekli, portakallı akide şekerlerinin renkleri şekerci dükkânlarının vitrinini daha da çekici hale getirmekte oldukça başarılıydı.
Aslında çarşıya taşınan bu gelenek Yeniçerilerden kalma. Padişahlar tahta çıktıklarında düzenlenen 'biat' töreninin bir bölümünden kalma. 'Akide' kelimesi de; 'biat' gibi bağlılık, yapışma anlamında 'Akit' deriz ya... Devlet adamlarına sunulan bu şeker Yeniçerilerin bağlılığını gösterdiği için 'akide şekeri' olarak anılmaya başlanmış. Aslında düşününce; içindeki fındığa, üzerindeki susama yapışan şekerin böyle anılması ilginç değil.
Akide sözcüğünün kökenine dönelim yeniden İnanç, bağlılık, birbirinden ayrılmamak, yapışmak anlamındadır. Bir tür sert ve yapışkan şekerin yetkililere sunuluşu, Yeniçerilerin devlete bağlılığına kanıt sayıldığından adına akide şekeri denilmiş o zamanlar. Ulufe divanı günü Yeniçerilere üç aylıkları dağıtılır ve saray avlusunda çorba, zerde ve pilavdan oluşan bir yemek verilirmiş. Bu tören içinde yer alan 'akide merasimi' ise Kapıkulu askerlerinin aldıkları aylıktan ve yedikleri yemekten hoşnut kaldıklarını gösteren basit fakat ilginç bir ara törenmiş.
Osmanlı Kanunnameleri' ne göre, Ulufe Divanı'nın bu aşamasında, Sadrazam ile Divan-ı Hümayun üyeleri ilkin askerin yemeğinden tadarlar, yemekleri kontrol ederlerdi. Bundan sonra kendilerine Muhzır ağa, Asesbaşı Ağa ya da Kul Kethüdası tarafından tabaklar içinde şekerler sunulurdu. Bu, askerlerin bir şikâyetlerinin bulunmadığına kanıttı. Dolayısıyla şeker tabaklarının divana getirilmesi herkesi rahatlatırdı.
Bu saray ve ocak geleneği nedeniyle, İstanbulluları n akide şekerini, kentte güvenliğin ve huzurun bir simgesi gibi gördükleri söylenebilir. Yapımı aslında son derece basit olan (eritilip ağdalanmış ve tartarik asit katılmış sakaroz) akide şekeri, İstanbul şekercileri tarafından içerisine tarçın, karanfil, türlü baharat, zararsız boya ve koku maddeleri katılarak değişik biçimlerde imal ediliyordu. Ancak İmparatorluğun asıl tatlı merkezi İzmir olduğu için İzmir'den gelen akidenin daha lezzetli olduğuna inanılırdı. Şekerci esnafı örgütüne bağlı olmaksızın akideyi kaçak yapıp satanlar da vardı.
İstanbul Ansiklopedisi' nden öğreniyoruz ki, 1640'a ait narh defterindeki kayıtlardan aktar ve şekercilere verilen narhlar arasında tarçın, karanfil, anason, amber, gül, kişniş, saray bademi, frengi badem, peynir şekerlerinin yanında sade akidenin 5 dirhemi için bir akçe, mümessek (kokulu) akidenin 4 dirhemine bir akçe narh konduğu görülmektedir ki akide değerce, sayılan diğer şekerler düzeyindeydi. 17. yüzyılda yaygınlaşan mevlit geleneğinde, müminlerin, Allah'a ve peygambere içten bağlılıklarının göstergesi olarak kokulu şurup ve şerbetlerin yanında akide şekeri ikram edilmesi de yerleşti. 19. yüzyılın ortalarına doğru ise ağdanın mermer tezgâh üzerinde çubuk biçimine getirilip, köşeli, yuvarlak beyzi doğranması ile 'Hacıbekir kesimi' denen akide türü ortaya çıktı.
"Akide" kelimesi de; bağlılık, yapışma anlamında kullanılmış. Devlet adamlarına sunulan bu şeker yeniçerilerin bağlılığını gösterdiği için "akide şekeri" olarak anılmaya başlanmış. Aslında düşününce; içindeki fındığa, üzerindeki susama yapışan şekerin böyle anılması ilginç değil mi?!











0 Yorum