Telefon
WhatsApp
BİR YAYLA GECESİ
300 X 250 Reklam Alanı

Biri,alttan üfleyerek koru aleve dönüştürme çabasında.Ateşleyip kaynamayı hızlandıracak. O, öyle. Diğeri, günün gazetelerinden birinin iç sayfalarından satırlar okuyabilmek için gaz lambasının dibine yumulmuş, gayretle sökmeye çalışıyor kelimeleri. Bu da böyle.  Diğeri de sabahtan beri yanından ayırmadığı ve günün en büyük dalga konusu olan küçük el çantasından çıkardığı defterciğe notlar düşmekle meşgul.Bu da böyle.

Anadolu’nun orta yerlerinin yüksek bir tepesindeyiz. Beş kişiyiz. Saat: 03.00

Kafamıza koymuştuk; çıkacaktık. Belki sadece çıkmak için gelmiştik.  Kına gecesi uzadıkça uzadı. “Artık çıkılmaz geçti” diyenler oldu.  Aynı fikirde değildim.  Daha da geciksek yine çıkılabilirdi.

Çıkmaya başladık. Gideceğimiz yolu ve yeri bilen bir küçük çocuk verdiler yanımıza.Arabamızla tırmanıyorduk. Bir dağın eteğinden tuttuk yolu. Çevresinde daireler çizerek ilerledik.  Bozuk ve sarp yoldan ıkına ıkına yükseldik. Döne döne zirveye ulaştık.

Hayalini kurduğumuz ve düşündüğümüzden daha doğal bir manzara, uykuda karşıladı bizi. İlk kez geldiğimiz ve yabancısı olduğumuz bu yerde asırlık bir dost ve bir parçamız olarak kucaklaştık. Dingin ve durgun bulduk her şeyi. Diri olan bizdik. Ve yükseldikçe heyecanımız ve sevincimiz de yükselmiş, kavuşunca hasretimiz çoğalmıştı.

Katanlıkta görebildiğimiz; gökyüzünde yıldızlar, durduğumuz yerden  karşı ve uzak dağların tepesine yıldızlar topluluğu şeklinde özenle yerleştirilmiş hissi veren köyler. Sıradağların oluşturduğu siluet. Bulunduğumuz yerden görebildiğimiz ahşap yayla evleri.  Kalasların  sıkı sıkıya yerleştirilerek yarım çadır şeklinde inşa edilmiş evler mi desek? Pürlerle dış yüzeyleri sıvanmış gibi.  Aynı yapıyı tamamlayan kapıyı aralayıp çakmağın aydınlığında gaz lambasını aradık; bulduk. Fitili ateşleyip evin önüne sergi üzerine çöktük. Karanlıkta ele geçirdiğimiz çer çöple semaveri ateşe verdik.

İşte buydu; Bizi bu sabah Çumra’dan yola düşüren. İçimizde büyüyen, bastıramadığımız, SEVDAMIZ!

Bir dağın zirvesinde ayın ve yıldızların altında, gaz lambasının titreyen ışıklarının refakatinde, semaverden demli çaylarımızı yudumlarken dağın, bedelini ödeyemeyeceğimiz havasını solumak, bulutları olabildiğince yakından seyretmek, zirvenin sonsuzluğuna ve sırrına ermek, özgürlüğe kanatlanırken, sınırlarımızı belirlemek…

Saatler 04.00’ı gösterirken sesimize veya sessizliğimize horozlar eşlik etmeye başladı.  Zaman gecenin karanlığında süratle ve sessizce akarken biz zamanın farkında değiliz.  Üstelik zaman geçtikçe gözlerimiz ve zihinlerimiz açılımlar yaşıyor. Elde ettiğimiz bu gecenin biteceğinden korkuyoruz. Uyuyunca elimizden kayıvereceğini düşünüyoruz. Geceyi ve zamanı sımsıkı sarıyoruz, ruhumuza. Sabahın ve sabahın getireceklerinin olmasını hiç istemiyoruz.

Aşağıların bunaltan sıcağını orada bıraktık. O dağdan bu dağa bir haber gibi gezinen serinlik bedenimizi biraz sertçe yalamaya başladı. Kendimizi içeri aldık. İçeri dedimse; dışarının bir parçası.  Belki dışarıdan daha dışarı ve daha doğal.

Yer, toprak. Köşenin biri tezgah şeklinde yükseltilmiş. Hemen yanında ve yerde ocak kastıyla iki taş konmuş. Kapının girişinde ibrik, güğüm ve bidon dizili. İnce sünger yataklar doğallığa en yabancı parçalar.

İkisi lakırdıya devam ediyor,uzandıkları yataklarında.  Önümüze düşen küçük de hala sesiyle aramızda. Gündüz yola çıkacağımızı düşünemediğimiz için uyumak da hiç aklımızda değil. Horozlar sırasıyla ötüşlerini hızlandırdılar. Çekirgeler ıslık çalmaktan bıkmadı.

Doğanın kucağında yatıyoruz, doğamız gereği. Toprakla beden bu kadar yakın bir birine. Yokluğun da duyumsandığı ama huzurun da var olduğu bir ortam. Asrın sunduğu, belki de sinsice enjekte ettiği her şeyden uzaksınız ama mutlusunuz.  Sizi doğadan koparan, doğallıktan uzaklaştıran, yoran,aldatan herkesten ayrısınız, ama rahatsınız.

Herkes yaylalara mı akın etsin? Hayır etmesin ki, yaşayabileceğimiz, soluklanabileceğimiz yerlerimiz kalsın.

Tan yerinin ağarmasını bekliyoruz. Diğer taraftan  ilk namazı bir kazaya kurban etmek istemiyoruz. Sonra yatmak mı? Burada güneşe merhabayı ıskalamak ayıp kaçmaz mı?  O gizemli ve kuşatıcı zaman uykuya kurban edilir mi? Gerçekten burada şu anda hiçbir şey kaçırılmaz. Hastası olduğun mekana kavuşmuşsan ve ayrılık saati de yakınsa, kesinlikle kaçırılmaz.

Kalktığımızda saat 10.00’du.Ne zaman yatmıştık? Ağaç aralarındaki güneşin parlaklığı içeri sızıyor. Her şey, günle orta yerde. Ve her yeri ilk kez keşfedercesine heyecanlıyız. Geniş bir alana yayılmış olan evler birbirinin benzeri ve tamamlayıcısı.Ancak birkaç eve gerilen çadırlar o doğal görüntüyü bozuyor. Çok sayıda pınar var. Dağların göz yaşları. Kemerle üzeri kapatılmış. Kavaktan yalaklar yapılarak önüne uzatılmış.  Cami de unutulmamış. Ama bilinçsizce  doğallığa aykırı olarak inşa edilmiş. Ama adı uygun; “Sahra Mescidi”.

Geceki serinlik gitti, yerine yakıcı sıcak geldi. Yaylada hareket yok. Herkes işe güce mi koyuldu? Yoksa düğüne mi indi?

Çok fazla gezinemeden aşağıya iniyoruz. Ayrılıyoruz. Düğün yemeği yiyeceğiz.  Rüya gibi bir geceden sonra, damağımızda bu tat bizi uzun bir süre doğayla birlikte yaşatacak.

Sonra?

Sonra kopacağız her şeyden! Ve her şey zevksizliğe bürünecek yine. Mekanik gülüşler, çıkar selamları, yalnızlıklar…

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!