BÖYLE YAŞAMAYA MAHKUM MUYUZ?
İstemediğimiz şekilde yaşamaya… Başkalarının istediği gibi yaşamaya…
Sevmediğimiz ve karnımızın da doymadığı tuzsuz ve yağsız yemekleri yemeye,
Sıkılarak ve utanarak üzerimize geçirdiğimiz, bizi örttüğünü sandığımız giysileri giymeye,
Cüzdanımızı delen ve bizi ekonomik krizlere sürükleyen malları sırf onlar al dediği için almaya,
Bu yüzden karı ile koca, kardeş ile kardeş, baba ile oğul, komşu, eş, dost ve akrabayla kanlı bıçaklı olmaya,
Seyrederken ve dinlerken utandığımız, yüzümüzün kızardığı parçaları dinlemeye,
Bizi ırgalamayan, zihnimizi meşgul eden ve ruhumuzu kirleten sorulara cevap bulmaya,
İstemediğimiz ve nefret ettiğimiz kişileri başköşemizde konuk etmeye,
… ve o konuğun her dilediğini canla başla yerine getirmeye; nasıl düşünmemiz, ne yapmamız, neyi konuşmamız, ne şekilde davranmamız, ne suretle kazanmamız ve sarf etmemiz gerektiğine,
Kavgayla yatıp, kavgayla kalkmaya,
Kesemizin ve elimizin ulaşamadığı yerler uğruna aramızdaki duvarları yükseltmeye,
Tasvip etmediğimiz sayfaları okumaya ve konuşmaya, davetli gibi düşmanları ve düşmanlıkları evimize sokmaya,
Ayarlanmış bir robot gibi düşüncesizce ve kaygısızca yönlendirilmeye,
Başkalarına kilitlenmeye, bağlanmaya ve uyarlanmaya,
Biçilen rolleri ve senaryoları oynamaya,
Çekilen çizgide yürümeye ve canımız pahasına kan-ter içinde koşmaya,
Haftanın belirli günlerinde bazı gazeteleri almaya ve her akşam belli saatlerde aynı proğramları seyretmeye,
… ve baktıkça arsızlaşmaya, alçalmaya ve yok olmaya,
Alkışlamaya, göbek atmaya, çıldırmaya ve intihar etmeye,
Bir ömür boyu kendi istemediğimiz ve başkalarının istediği gibi yaşamaya mecbur muyuz, mahkum muyuz, tutsak mıyız?
Kendimiz olmaya, kendimiz pişirip kendimiz yemeye, kendimizi arayıp bulmaya ve kendimizi yaşamaya mahkum etmeliyiz kendimizi; özgürlüğümüzü kazanmalı, kurtuluşumuzu ilan etmeliyiz.
Baş kaldırmalıyız; ruhumuza, beynimize ve bedenimize saldıran düşmanlara…
Azlık içinde zenginliği, kirliliğin içinde temizliği, gürültünün arasında sessizliği yaşamalıyız.
Asrımızın üzerimize saldığı dalgaları yüreğimizle yumuşatmalı, inancımızla buzları eritmeliyiz.
İç dünyamızda hakimiyetimizi kurmalı, sızmalara karşı askerlerimizi uyanık tutmalıyız.
Sonra ruhumuz söylemeli bize; nerede, neyi, nasıl yaşayacağımızı… Kültürümüz ve inancımız bütün ağırlığı ve ihtişamıyla oturmalı hayatımıza. Bir bir çoğaltmalıyız başkaldırılarımızı. Biz oluncaya kadar sürdürmeliyiz çabamızı.
Bütün kavgaların, çıkmazların, açmazların, dertlerin ne basit şeyler olduğunu,
Başka diyarlarda aramaya çıktığımız ab-ı hayatın yanı başımızda bize doğru aktığını,
Çıktığımız yarışın sonunun olmadığını ve nefeslerin boşa tüketildiğini,
Kendilerine hayran kaldıklarımızın, hayallerimizin kahramanlarının muhtaçlıklarını ve zavallılıklarını,
Bizi yaşadığımızda anlayacağız ancak.
İstediğimiz gibi düşünüp, yaşayıp öldüğümüzde…
İhtiyar dünya da buna hasret;
En az ruhumuz kadar,
Kurtlar, kuşlar,ağaçlar, güneş de yıldızlar da…!











0 Yorum