DÜN GİBİ…
“Geldiğimde ancak bileğimin kalınlığında ve boyumun uzunluğunda olan, pencereden baktığımda aşağılarda gördüğüm Çınar ağacına bugün aynı pencereden baktığımda ucunu göremedim. Başını alıp gitmiş. Dün Gibi…”
“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ” diyor bir düşünür.
Biz, bu derinliğe dalmadan, başka bir boyuttan ve daha yüzeysel değinelim:
Yaşanmamış (gelecek) zamanların uzun görünmesine karşın, yaşanmış (geçmiş) zamanlar kısa görünür.
Geleceğe çok şeyler sığdırırız ama geçmişe dair sadece bir an kalır geride.
Gelecek zamanlar, bizzat ve an an yaşandıktan sonra, harcanmış metaya ve tüketilmiş ömre dönüşür.
Geleceği hiç gelmeyecekmiş gibi, geçmişi de hiç yaşanmamış gibi hissedişimizin hikmeti nedir acaba?
*
Aralıksız ve aynı tempoda akıp giden zamanın akışının, yaşananlarla orantılı olarak değişime uğradığını zannederiz. Hâlbuki zamanın ne vites kolu vardır, ne gaz ne de fren pedalı… Zannımız, zamanın geçmesini istemek ve istememekle alakalıdır. Yatağında ölümü bekleyen hasta için zaman ne kadar durgun, ağır, acımasız, çekilmez ve geçmez ise, zevk-i sefa içinde her şeyi yerinde ve yolunda olan keyifli bir insan için o kadar dingin, huzurlu ve geçicidir.
Kimi zaman su gibi aksın gitsin isteriz. Kimi zaman bitmesin isteriz. Kimi zaman da dursun isteriz. Ama o hiçbir şeye ve hiç kimseye aldırmadan, ırmak misali mecrasında akar gider.
Aslında akan zaman da değil. Dün, bugün, yarın yan yana.
Durmasını isteğimizde kaçar, bitmesini istediğimizde uzar sanki.
Bazen kuş misali uçar, özgür taylar gibi kaçar gider.
Bazen yağlı bir urgan gibi çöker hançeremize.
Bazen de hissettirmeden konuk eder bağrında.
Şairin de dediği gibi:
“Zaman zaman olur ki, hayal denizinde
Boğulurum, en sığ yerinde
Zaman zaman olur ki, düş denizlerinde
Yüzerim boğulmadan, en derinlerde”
*
İnsan gibi, zamanın da bir ömrü vardır. Zamanı bitince insan ölür. İnsan ölünce zamanı biter. Tüm zamanlar bitince de dünya ölür. Dünya ölümlü zamandan ölümsüz zamana açılan son kapıdır. İlk kapı doğumla açılır. Sonra diğer kapılar… Çocukluk, gençlik, ihtiyarlık… Bekârlık, evlilik… Ve daha başkaları…
*
Zaman dediğimiz şey sürgün edilen insana verilmiş bir “mühlet” aslında. Bir “fırsat.” Kovulduğu yeri hak etme, tekrar oraya dönebilme fırsatı. Bu, konunun en önemli yanı.
*
İnsan, hayatını zamana bırakıveren değildir. Zamana iyi kullanan olmalıdır. Kıymetine paha biçilmez olan zaman, aynı zamanda çok acımasızdır. En kötüsü de geri alınamaz oluşudur. Her an sadece bir kez yaşanır. Kişinin selametine ve hidayetine sebep olabileceği gibi kahrolmasına ve mahvolmasına da sebep olabilir.
*
Başa dönecek olursak…
Öyle veya böyle zaman, aralıksız akıp gidiyor. Hasta için de, sağ için de, genç için de, yaşlı için de…Ve bizi de sürükleyip götürüyor. Geriye dönüp taaa baştan bugüne baktığımız da iyi-kötü, acı-tatlı bütün yaşanmışlıkların sadece bir ana bir düne sığdığını görüyoruz. Zaman tükeniyor. Ömür her geçen gün bir gün daha azalıyor. Yaşanmışlıklardan, yaşanmamışlıklara doğru koşuyoruz. Nerede, ne zaman biteceğini bilmediğimiz, çok uzun gördüğümüz ama dün kadar kısa olabileceğini de göz önünde tutmamız gereken zamanın neresinde olduğumuzdan habersiziz.
Ama bildiğimiz/bilmemiz/hatırdan çıkarmamamız gereken bir şey var: Bu günün, yarın dün olacağı gibi bizim de yarınların birinde dün olacağımız!...











0 Yorum