MEKTUB’A MEKTUP!
Sana 2007 yılı Şubat ayının 14’ünden yazıyorum.
Sana 2007 yılı Şubat ayının 14’ünden yazıyorum.
Evvela şahsında; kalemden, kâğıttan ve zarftan özür diliyorum.
Kendimi, ömrünün son deminde sana yetişen şanslı biri olarak kabul etmekle birlikte; şimdi, yokluğunun verdiği acının yüksekliği sebebiyle, “keşke” ile başlayan ve “seni hiç tanımamış olmayı” seçeneksiz kabule zorlayan bir pişmanlığın da öznesiyim.
Ne zamandı/kaç zaman oldu; evin veya yurdun, kışlanın veya sılanın, gurbetin veya uzağın yalnızlığa açılan kuytu bir köşesine sinip sana, sevgilerimi, hüzünlerimi, hasretlerimi, kederlerimi ve sevdalarımı döktüğüm/dökeli?
İçimde bir sır gibi saklayıp hiç kimselerle paylaşamadıklarımı, zarfın üstüne yazdığım yere götüresin diye, sadece sana en son ifşa teslim edişimin üzerinden kaç yıl geçti?
Yüreğimize dayanılmaz bir ağırlıkla oturan hasretlerimizin sızılarını kalem marifetiyle
kimi beyaz, kimi sarı ve kimi de (duygularımızın resmedildiği) renkli özel kâğıtlara düşürürdük. Uzak diyarlarda kalplerimize karşı duran kalplere, heyecanlı bir yolculuk başlardı sonra. Yolun gözlenirdi. Gözlenen duygularımızdı aslında. Sen bizim kalbimizi taşırdın. Gözyaşlarımızı teslim ederdik sana; gittiğin yerde seni gözleyen gözlerin yaşlarıyla bir edesin diye. Yükün özlem ama adın umuttu senin. Acı da taşısan, öfke de taşısan, sen her halükarda beklenen bir umuttun.
Seninle yazmayı öğrenirdik. Duygularımızın en düzgün ve en nazik biçimde ifadesi için çabalara girerdik. Kimileri, kimilerine yalvarır; güzel mektuplar yazdırırdı. Uzak diyarlardan uçurulan söz çok mühimdi. Kokumuzu sinerdi sana. Öpülür, koklanırdın. Sarılır, sarmalanır, koyunlarda saklanır, sandıklara girerdin. Ziynetlerle yan yanaydı yerin. Yıllandıkça kıymetlenir, her şeyin eskimesine inat, sen taptaze kalırdın. Çok sonraları sana uzanan sessiz ve titrek bir el, seni sakladığı yerden alır, kalbi titreyerek okur, gözleri buğulanırdı. Sırdaştın sen. Seninle çok uzaklara gider, geçmişin acı, tatlı ve ekşi zamanlarını yâd ederdik. Ne çok şey hatırlatırdın, taşırdın geçmişten o güne.
Ne zamandır taşımıyorsun beni uzaklara?
Uzakları ne zamandır getirmiyorsun kapıma?
Cevapların, sorularımı boğacak biliyorum. Biliyorum, çünkü sen çekilmedin hayatımızdan. Bu mekanik ilişkiler, anlamsız sözler, beyhude alışkanlıklar bizim tercihimizdi. Biz seni ittik, hayatın dışına. Hayatımıza karabasan gibi çöken çağ, dinginliğimize kasteden bombardıman ve alışkanlıklarımızı kasıp kavuran rüzgâr karşısında kamaşan gözlerimiz ve dönen başımız, elinde ve yüreğindekilerin yitip gittiğini göremedi bile. Yitenlerden biri de sendin.
Şimdinin çocukları seni tanımıyor. Seni tanımayan, yazmasını da bilmiyor, anlatmasını da. Duyguları kıymet taşımıyor. Sevmeyi de, özlemeyi de, aşkı da bilmiyor. Şimdi postacılar ya beklenmiyor, ya da bir başka bekliyor şimdinin çocukları. Türküler yakılmıyor yollarına, lanetler okunuyor. Postacılar beklenen değil, görünce kaçılan kâbus oldular. Hepsi sen yoksun diye, biliyor musun?
Adını ağzıma almak istemediğim şeyler var şimdi. Senin ne sıcaklığını, ne kokunu, ne de vefanı taşıyorlar. Suya yazar gibi her şey. Boşluğa söyler gibi. Ne ciddiyet taşırlar, ne de samimiyet. Sanal âlemde, süfli hezeyanlar hepsi. Görsek de, duysak da, illaki eksik bir yanı. Senin yerin bomboş.
Çağırsak, gelir misin? Yine yazsak, yollara düşer misin? Kar kış demeden aşar mısın dağları? Bizi tekrar güzelliklerinle buluşturur musun?
Kolaylaşan her şeyin kıymetsizleştiği bu zamanda; sıradanlaşan hayatımıza, bir anlam olarak doğar mısın? Sırdaşımız olur musun? Nazlı güvercinimiz olup, kanatlarını çırpar mısın gurbet ellere? Yükümüzü alır mısın, yüreğimizden. Hafifletir misin acımız? Mutluluğumuzu çoğaltmak için çalar mısın kapımızı?
Biliyorum, gelmen gitmenden daha zor. Gidişin, hayatımızda derin bir boşluk bıraktığı halde bile, gelişini beklemek ve geleceğini ummak ham bir hayal. Çünkü artık eller ne kalem tutuyor, ne de mektup kâğıtları alıcı bekliyor. Postacılar da değişen kepleri ve renkleriyle, eskisi kadar sevimli değil. Taşınacak, kayda değer duygularımız da kalmadı.
Bu da benim sana son mektubumdu; arada bir koynumdan çıkarıp, seni anacağım ve teselli bulacağım.
Son “Mektubuma son verirken selam eder, ellerinden öperim.”











0 Yorum